14 Kasım 2013 Perşembe

Yazının fotoğrafı



Yazmak, kâğıda gönlümüzden geldiği gibi yazabilmek kişisel bir devrimdir. Fikirler zihnimizde mürekkep gibi sıvı katmanlar halinde bulunur sanki. Bu yüzden olacak yazının katılığı, kağıt üzerindeki yerini yadırgıyorum bazen. Yazdığımız her vakit iyi olamıyoruz, kederle yazılan cümlelerimiz daha çoktur. Belki de yazdığımız her an kendimizden bir şeyler saklıyoruz veya kendimize yeni bir şey söylüyoruz. 

"BU CÜMLELERİ BEN Mİ YAZMIŞIM?"

Tuhaf, ekşi bir elma dilimi gibi ağzımızda bizi tuhaflaştıran şeyler yazdığımız olmuyor mu deftere? Hele yıllar önce yazdıysak, karşılaştığımız gün bir yabancı gibi bakmıyor muyuz söylediklerimize? Demek ki yazı büyüyen bir şey diyorum, bizimle birlikte kök salan bir ağaç, yazdıkça kalbimize daha çok yerleşen bir aşk. 

Kişi, tıpkı büyüyen, gelişen ve değişen harflerimiz gibi ruhen hep aynı yerde kalamaz. Yazı fotoğraf gibidir. Fotoğraflarda yıllar önceki halimize bakarken hiç düşünmez miyiz? Kalemin kapağını kapattığımızda, mürekkep kağıdın üzerinde usulca kurur ya, işte bu an, fotoğrafımızın çekildiği bir zaman dilimidir. Yüzümüz harflerimize bakarken, biz kendimize bakarız. Kimi görüyorum kağıda baktığımda? Kimi görüyorsun? Kimi görüyoruz? 

YAZININ FOTOĞRAFI BİZE DAHA YAKIN

Fotoğraftan çok daha yakındır bize yazımız. Tuhaf ama ne yazdığımızın bir yerde önemi yok. Yazının ruhu yazılanın aksini söyleyebilir. Deftere bakan suretimiz ışıldıyorsa veya hüzünle bakıyorsa kâğıtta oturan harflerimiz de öyledir; y'nin kuyruğu keyifle köşesine kurulmuşsa, a'nın şapkası isyankar duruyorsa, ö'nün yüzü yorgunsa, "m" hayal görüyormuş gibi kanat takıp uçuyorsa, yazdıklarımız içerikten bağımsızdır. 

9 Kasım 2013 Cumartesi

Yazı, derin uykuların mevsimi



Gözlerimi kapattığımda, uykunun en yumuşak eline düşüyorum. Kalem yazmaya başlıyor. Adını bilmediğim bir yerde, bir şiirde uyuduğumu yazıyor.

Rüya tuhaf. Onun güzel elleriyle yazdığı bir şiirde uyuyorum. Kağıdın hışırtısını dinliyorum. Sayfaları geçmişin gölgeleriyle dolu defterler var. Derginin biri raftan bana bakıyor. Kalem onu da yazıyor, beni de.

Yazının avutucu yanına sığınıyorum. Çok sevilen bir kedi gibi şımarıyor harfler. Kış güneşi gibi hafif ama durdukça gülümseten, ısıtan bir zaman akıyor kağıda. Seneler evvel o yazmış, ben de okumuşum. Ne güzel yazmış diyorum, sen hiçbir şeyi unutmuyorsun, ben de ne güzel okuyorum.

Yaşlı mıyım, genç miyim bilmiyorum, gözlerimin kenarlarında çizgiler var. Mürekkebin kağıda döküldüğü yerde sıcak bir yaz var. Bitmesini istemediğim o güzel uykuda, o güzeller güzeli şiire gidiyorum. Havada bir perdenin kapanışı gibi ışığın azaldığını görüyorum. Şiir bitiyor birden. Sessizlik de şiire benziyor, gözlerim ağrıyor. Yalnızlığın yıllar boyu büyümüş harflerine bakmaktan yorgunum.

Çok uzun ve ışıltılı siyah saçları olan bir şarkı söyleniyor. Yazı mevsimindeyiz, senin bitmeyen mevsiminde durup güneşleniyorum, uykuda gülümsüyorum, gözlerimin kenarında acı sular birikiyor.

Hem kederli hem de gizli bir sevinci barındıran sözleri var o şarkının:

"Koklasam saçlarını bu gece tâ fecre kadar
Acı duysam gözünün rengine dalsam da senin
Kanatır rûhumu mâzîde kalan hâtırâlar
Doyamam ömrüme ben kalbini çalsam da senin."*