27 Kasım 2015 Cuma

ÇİZGİLER


"Ne mi yapsam, alırım bir kâğıt elime, üstüne bir şeyler çizerim
Çizerim, çizerim, çizerim, bunu kimseler önleyemez"*

*Edip Cansever, Dökümcü Niko ve Arkadaşları şiirinden.

25 Kasım 2015 Çarşamba

Yazı Geldiğinde

Dr. Oliver Sacks (Kaynak: brainpickings.org, fotoğraf: Lowell Handler)

Yazı, insanı işte böyle yüzünde bir tebessümle elinden yakalar ya da insan yazı geldiğinde onu böyle elinden tutup bir kenara çekmelidir.

Yazı insanı, yazabildiğinde yeni uyanmış ama dünyanın içinde başka bir yerde uyumuş da düş kitaplarının arasında uyumuş gibidir, yazı geldiğinde orada olmak ister.

Bilge doktor rahmetli Oliver Sacks da yukarıda adı geçen milletin bir yurttaşı olduğundan bir gün yazı geldiğinde yine heyecanlanmış, eldivenlerini çıkartmış, çantasını, şemsiyesini hemen yere atmış ve defterini çıkartıp yazmaya başlamış. 

3 Eylül 2015 Perşembe

"Kalemimi masaya atıyorum..."

Fernando Pessoa

"Kalemimi masaya atıyorum, çalıştığım eğimli yüzeyde yuvarlanıyor ve yakalamadığım için geri geliyor. Bir anda anladım her şeyi. Hissetmediğim bir öfkenin emrettiği şu harekette ansızın kabaran bir neşe vardı."
Fernando Pessoa, Huzursuzluğun Kitabı

15 Mayıs 2015 Cuma

"Cahil, kitabı o kadar çok sever ki okumaya kıyamaz."



Başlıktaki söz Ferit Edgü'nün yeni kitabı Cahil'den.

Eski mezarlıkları gezerken çektiğim fotoğraflardan oluşan bir arşivim var. Taşların üzerine kazınan yazılar ve bir zamanlar dünya üzerinde yaşamış insanlardan geriye kalanlar üzerinde düşünüyordum.

Ölüm bir hakikat. Bilmeyen var mı?

Ya cehalet? Ne yazık ki o da bir hakikat.

Mustafa Kemal Atatürk'ün güzel bir sözü vardır hep aklıma gelir: "Biz cahil dediğimiz zaman, mektepte okumamış olanları kastetmiyoruz. Kastettiğimiz ilim, hakikati bilmektir. Yoksa okumuş olanlardan en büyük cahiller çıktığı gibi, hiç okumak bilmeyenlerden de hakikati gören gerçek alimler çıkabilir."

(1990'ların başında üniversite öğrencisiyken bu sözü duvar gazetemize yapıştırdığım için başıma gelmeyen kalmamıştı. Duvar gazetemiz ortadan kaldırılmış, bir daha benzeri bir teşebbüste bulunmama izin verilmemişti.)

28 Nisan 2015 Salı

Şemsettin Sami Sözlük Müzesi

Scrikss'in 50. yıl şerefine çıkardığı dolmakalem pek güzel.


Hayali bir kütüphane ve müze. (Gerçeklerden uzak yaşayan hayalperest bir insan olduğumdan böyle şeyler düşünüyorum, mazur görünüz.)

Ne zaman bunalsam bu dünya güzeli Şemsettin Sami Sözlük Müzesi'ne gidiyorum. Müze-kütüphanede kahve içmek ve fotoğraf çekmek serbest. Avluda oturup ağaçları seyretmek teşvik ediliyor. Her dilden ansiklopedi ve sözlük bulunuyor bu mekânda. Ayrıca kişisel sözlükler de barındırıyor.

Şemsettin Sami Sözlük Müzesi, kendi sözlüğümü yapmama olanak sağladığı için ayrıca şahane bir yer. Müzede kendime ait bir odam var, aslen kartoteks dolabı olsa da içinde mürekkep şişelerinin bulunduğu bir dolap ve geniş mi geniş bir yazı masam var. Ve önyargıları yok müze yönetimimin. "Zararlı fikirler sözlüğü" yazabiliyorum burada. Ek olarak şu sıralar "Dorian Gray'in Portresi" romanından yola çıkarak olmayan sanat eserleri üzerine bir sözlük hazırlıyorum.

Kütüphane bir resim atölyesi gibi ferah, pencereleri büyük. Öğle vaktinin çiğ ışığı karşısında akşam vaktinin dünyaya hüzünlü yumuşak dokunuşunu çok seviyorum.

21 Nisan 2015 Salı

"Yine zevrak-ı derûnum kırılıp kenâre düştü"



Canım kalem gömleğimin cebinde, Ali Bey'in kendi elleriyle yaptığı kara kaplı defteri de masanın üzerinde duruyordu.

Bakıştık.

Kaşarlı bir poğaça almıştım Migros fırınından. Arşive, gazetedeki masama gitmek istemedim birden. Asansörlerin önünde bir dolu insan vardı. Sükuneti arıyordum. Yumuşak, tatlı bir kahve içeyim istedim.

Hem kalbim çok kırıktı, dertlerimin hangi birini yazayım bilemiyordum, içimden yazmak da gelmiyordu, dünya gölgelerle doluydu.

Birden bir cesaret geldi. Deftere uzanıp "aylak harfler" yazdım, hiç acele etmedim, yavaş yavaş her harfin tadını çıkarttım ve altına bir saat çizdim.

Ey sabırlı ve vefalı okur! Fotoğrafı yemekten sonra bloga göndereceğim ama öncesinde harflerin aylaklığını, uzanıp yatmak isteyenlerin farkında olup olmadığını merak ettim.

Bazı insanlar çok düzgündür, bazı insanlar da benim gibi yamuktur, arızalıdır. Biliyorsunuz, arada sırada şikayet ederim, güzel yazmayı hiç başaramadım. Kağıthane'de, Hacı Ethem Üktem İlkokulu'nda okurken inci gibi yazısı olan arkadaşlarıma çok özenirdim. Hatta onlar gibi yazamadığım için çok ağladığım zamanlar oldu. Yazı yazmaktan uzaklaşmıştım bu yüzden, yapamıyorum, beceriksizim, kimseye bir faydası yok benim yazdıklarımın diye düşünüyordum. Öyleydi zaten, bana bile faydası yoktu, başkasına nasıl olacaktı?

Aradan yıllar geçti. Şişli Lisesi'nde okurken edebiyat dersinde, her görenin gözlerine inanamayıp âşık olduğu Suna Hanım, Şeyh Galib'ten söz ediyordu.

Şiiri daha önce okumuştum, biliyordum, ama o gün, ister inanın ister inanmayın Şeyh Galib benimle konuştu:

"Yine zevrak-ı derûnum kırılıp kenâre düştü
Dayanır mı şîşedir bu reh-i seng-sâre düştü"

dizesini okur okumaz çarpıldım. Nefes alamadım bir an. Daha ben doğmamıştım, ama o şiir vardı! O kalplerin sahipleri de sevmiş, yaşamıştı! Güzel bir insan, kalbin bütün inceliklerini kalemle bir yere başkaları da onu anlasın diye mürekkebi dökerek yazmıştı.

O gün aylak harfleri, bir kenara düşüp kırılan gönül şişelerini anladım sanki.

Teşvikiye'de, şimdi artık olmayan bir kırtasiyenin vitrininde görüp aldığım, daha önce hiç kullanmadığım çini mürekkepli teknik bir kalemle defterime bu dizeleri yazdığım o gün, yazımın kötü oluşundan hiç utanmadım, gurur duydum.  Benim de kendince güzel harflerim vardı. Sizin de vardır, utanmayın, bir şeyler yazın. Çünkü harfler büyülüdür. Yazı, insan aklının ve kalbinin üstün bir yönünü gösterir. Mucize dediğimiz şey bir kedi gibi sıcaktır, bir faydası olmadığını düşünebiliriz ama çok faydalıdır, en azından bizi mutlu eder, bizi hüzünlendirir, bizi değiştirir, ya bizi uyandırır ya da bizi rüyalara götürür.

Harflerin sağa sola kaykılmaları, benim gibi uyumayı, uyuklamayı, bir kenara yaslanmayı, yürürken kargacık burgacık harflerle şiir yazmayı seven insanlara iyi geldiğini düşünüyorum.

Ben aylak harflerimle övünmeyi seviyorum. Onların ölçüsüzlüğü hoşuma gidiyor. Kuyruklu bir harf, zarif duran bir başka harfin güzelliğine takılmış. Bir diğeri yalnız kalmak istemiş, bir başkası havayı koklamak istemiş, varsın olsun, hep yürünmez ya, uzanmak iyidir.

Bazı şeyler de uçar. Bakın mevsimi geldi. Kırlangıçların keskin bir dönüşleri vardır, yakında gözünüzü yukarıya kaldırın, bulutların gezindiği yerlere bakmayı ihmal etmeyin, orada burada görmeye kırlangıçları göreceksiniz.

Bilmeniz gerekli, bazı harfler kırlangıca benzemez, bazı insanlar gibi onlar da buğuludur, bulanıktır, görmek isteyene görünür. Şiir gibidir, çıkar bir yerden gelir, elinize tutunur.

Herkes düzgün olmak zorunda değil, aylaklık iyidir, özgürlüktür.

Henüz hava soğuk biraz ama bahar geldi bile, parklarda bahçelerde güneş gönülleri ısıtmaya başladı, şiirin devamı hiç bilmeyenlere gelsin:

"Erişip bahâra bülbül yenilendi sohbet-i gül
Yine nevbet-i tahammül dil-i bî-karâre düştü" 

3 Mart 2015 Salı

Iris Murdoch'ın dolmakalemi



İrlanda asıllı Iris Murdoch, İngiliz edebiyatının kült yıldızlarından Iris Murdoch, çok sevdiğim kitapların yazarı Iris Murdoch, oturmuş bir masanın başına ve elinde kalemiyle zamanın içinde kaybolmuş gibi biraz ciddi biraz kaygılı duruyor.

Masadaki mürekkep şişesinin ışığında Melekler Zamanı, Kara Prens, İtalyan Kızı, Tek Boynuzlu At ve daha Türkçeye çevrilmemiş pek çok kitabı var.

Daha her şeyi unutmaya, yaşarken kaybolmaya yıllar var. Aklını, aşklarını ve bütün bilgisini alzheimer olup unutmasına yıllar kala elinde kalemi, masasında mürekkebi...

Duvarlardaki tablolara daha bakacağı günlerde, hatıraların ışığı daha güçlü.

İyi ki yazmış, iyi ki unutuşun pençesine düşeceğini bilmemiş.

5 Şubat 2015 Perşembe

Mürekkepbalığı'ndan haberler





Mürekkepbalığı matbaada. 

Büyük olasılıkla yarın veya cumartesi günü ona dokunabileceğiz. Pazartesi günü de abonelere ve kitabevlerine göndermeye başlayacağız.

Diğer sayıları da seviyorum ama en güzel sayımız bu oldu diye düşünüyorum. O kadar güzel yazılar var ki, keşke benim de bir yazım olsaydı diye hayıflanıyorum hâlâ. Etem Çalışkan'ın söylediği cümleler aklımdan çıkmıyor mesela, ömrünü yazıya adamış bir insanla sohbet etmek harika bir duygu.

Anlatacak çok şey var. Melike Çakan arkadaşımızın hazırladığı  Bruno Taut, Junee Lim, Ana Reinert ve diğer bloggerların dolmakalem ve mürekkep anketine cevaplarının da okunmaya değer olduğunu düşünüyorum.


Ne yazık ki çok istediğim halde bazı yazılara yer kalmadı. Onları beşinci sayımıza bırakmak zorunda kaldık.



“İklim, insanları ve yazıyı etkilemiştir.”

"Paylaşarak çoğalır turnalar..."

29 Ocak 2015 Perşembe

GEN

GEN

Zen word / Transcends space and time, heaven and earth

Sumi ink on paper, 50x60cm, 2012

Rie Takeda

Rie Takeda'nın çizdiği ne güzel bir kelimedir. Belki de yazının bizi götürdüğü yerde bir resim vardır, belki bir şiirle açıklanabilir bu sözün resmi.

NE İÇİNDEYİM ZAMANIN

Ne içindeyim zamanın,
Ne de büsbütün dışında;
Yekpare, geniş bir anın
Parçalanmaz akışında.

Bir garip rüya rengiyle
Uyuşmuş gibi her şekil,
Rüzgarda uçan tüy bile
Benim kadar hafif değil.

Başım sükutu öğüten
Uçsuz bucaksız değirmen;
İçim muradına ermiş
Abasız, postsuz bir derviş.

Kökü bende bir sarmaşık
Olmuş dünya sezmekteyim,
Mavi, masmavi bir ışık
Ortasında yüzmekteyim.


    Ahmet Hamdi Tanpınar

Ek okumalar:

- School of SHODO / The Art of Traditional Japanese Calligraphy〜

- Aşkınlık ve Aşırılık

13 Ocak 2015 Salı

Eski kalemlerin ruhu


Kalem: Scrikss 17 (1964 doğumlu), Mürekkep: Montblanc Ink of Joy (2011)

Eski dolmakalemler, sahaflardan alınan güzel kitaplara benziyor. Orasında burasında çizikler oluyor ama güngörmüş, sağlam ve dayanıklı oluyorlar. Üstelik yeni kalemlerdeki çiğlikten ve bilgisizlikten eser yok eskilerde.

Eski kalemler, nefes almayı, hayatta kalmayı öğrenmiş oluyorlar. Hem öyle çıtkırıldım da değiller, tabiri caizse eski kalemler feleğin çemberinden geçmiş oluyorlar. Eski kalemler benimle konuşabiliyor, yeni kalemlerle konuşmak ise çok zor.

Yeni kalemlerin çoğu kibirli ve bağnaz. Yeni kalemlerin üretiminde para hırsının ön planda olduğunu düşünüyorum, daha ucuza ve daha hızlı bir şekilde üretildiklerinden olsa gerek kendilerine güvenmekte zorlanıyorum.

Eski kalemlerin daha anlayışlı olduklarını söyleyebilirim: Eskiler kâğıt ve mürekkep konusunda öyle müşkülpesent değiller. Eskiler eğer bir hastalığa yakalanmadılarsa öyle kolay kolay üzmüyorlar yeni sahiplerini. Eski kalemleri seviyorum.

7 Ocak 2015 Çarşamba

JE SUIS CHARLIE

Gazeteciler Charlie Hebdo saldırısını protesto ediyor. (AFP photo / Martin Bureau )






Sonunda bir gün hepimiz delireceğiz ve sokaklarda çıplak koşup ağlayacağız.

İnsanlık her geçen gün biraz daha karanlığa biraz daha kötülüğe teslim oluyor.

Aidiyet duygusu kimseyi bağnazlıktan ve katil olmaktan kurtaramadı, kurtaramıyor.

İnsanın kurtuluşuna giden yol birey olmayı önemsemekten geçiyor bence.

 "Je" suis Charlie Hebdo. "Ben" Charlie Hebdo'yum, "biz" değil.

Tarih boyunca yazan, çizen insanlar nefes almakta hep zorlanmışlardır.

Topluluklar, gruplar, milletler, milliyetler ve insanlık ölür ama insan ölmeyecektir.

İnsanlık öldürülebilir ama insan öldürülemez, mizahı kurşunlarla yok edemezsiniz.

Kalemler, defterler içinde gözyaşı barındıran sandukalardan başka bir şey değil.

Kalemler, defterler elimizde hüzünlü yazı-çizi bayraklarından başka bir şey değil.