30 Aralık 2016 Cuma

Lamy, Rotring ve çini mürekkebi ile bir deney



Çini mürekkebini ve teknik kalemleri (rapido) çok sevdiğimi daha önce yazmıştım. Ancak rapido kullanmak öyle pek kolay değildir. Birincisi kalemi dik tutmak gerekiyor. Bu aslında güzel bir durum, dolmakalem gibi tutmamak benim hoşuma gidiyor, çünkü kalemin bir yazı karakteri, bir şahsiyeti var. Isograph, rapidograph ve gördüğüm en ilginç fikirlerden birini taşıyan rapidomat isimli çözümleriyle bu konuda en yaratıcı çalışmalar Rotring firmasına aittir. (Rotring firması ürünlerinde Bauhaus sanat ve tasarım okulunun en iyi takipçilerinden biridir. Bauhaus felsefesi, temelinde sanatı, zanaatkârlığı ve endüstri devrimini bir araya getiren efsane bir düşünce sistemidir.) 

Bir Isograph'ın iç kesiti. (Ülkemizde Rotring'in Isograph modeli daha çok bulunuyor. Rapidograph modeli ise neredeyse hiç yok (en azından bunca yıldır ben görmedim). Bu iki model arasında ise önemli farklılıklar var. Yanlış olarak mürekkep haznesi bulunan Isograph'lara, kartuşla kullanılan bir model olan Rapidograph'lardan  ilham alınarak "rapido" denilmektedir.)

Ne var ki teknik kalemler, mürekkepli kalemler sınıfı içinde farklı bir kalem türü olduğundan çizim yapanlar dışında pek kendini gösteremedi. Şirketlerde, atölyelerde, çalışma masalarındaki çekmecelerde unutulan teknik kalemler, pratik bir çözüm olan dolmakalemlerin yanında hiç durmadı, çünkü onlar başka dünyaların kalemleriydi. 


Rotring Tintenkuli, 1955

Sonra yine bir Rotring icadı olan Tintenkuli çıktı piyasaya. Ucu teknik kaleme, gövdesi ise dolmakaleme benzeyen iki dünya arasında müstesna bir köprüydü Tintenkuli

Rotring Heritage 1998

Rotring bu geçmişini çeşitli güzelliklerle yâd etmesini bilmiş saygıdeğer bir şirket, hastasıyım orası ayrı ancak ben bir başka Alman'dan Lamy'den söz etmek istiyorum. Çünkü bütün bu uzun girizgâhtan sonra anlatmak istediğim şey başka. Senelerdir kullandığım ve çok alıştığım bir Lamy Al-star kalemimde beni rahatsız eden küçük bir sorun vardı. Lamy efendi mürekkebi neredeyse kovayla kâğıda döküyordu. İşin ilginci diğer Lamy'lerde böyle bir sorun yok. 

Bugünkü notlarım, daha sonra üzerine yazacağım bir tipografi kitabı üzerine. 

Ben de çok daha yoğun bir mürekkep arayışına girmiştim, uzun zamandır aradığım şeyi bulamamıştım. Rotring'in çini mürekkebiyle kullandığım Faber-Castell'in teknik kalemiyle yazarken aklıma geldi. Meğer çözüm zaten yanımda duruyormuş. Tasarımına hayran olduğum boş bir Waterman şişesine çini mürekkebini döktüm ve korkunç deneyimi yaptım. Tabii korkudan içine çok az saf su kattım. 

Neyse ki korktuğum şey olmadı. Dolmakalemim gayet güzel ve akıcı yazıyor. Lamy'da kesin bir arıza var, yoksa bir dolmakaleme çini mürekkebi doldurmak o kalemin idam fermanını imzalamak gibi bir şeydir. Ben kanalların olması gerektiğinden büyük olduğunu düşünüyordum. Ancak geçenlerde bu konularda bilirkişi olan üstadımız Ali İkizkaya'yı arayıp durumu anlattım. Kendisi damakta bir çatlak veya benzeri bir sorun nedeniyle bu durumun olabileceğini söyleyince küçük bir aydınlanma yaşadım.


Mükemmel üçlü: dolmakalem (Lamy Al-star), defter (Aniki), kitap (bir tipografi kitabı).

Kaç gündür gayet güzel bir şekilde yazıyorum, tek sorun kapağı açık unutunca yoğunluğu yüksek olduğu için mürekkebin kurumasından ibaret. Lakin yazı yazdıktan sonra hemen kapağı kapatmayı ihmal etmeyince böyle bir sıkıntıyla karşılaşmak mümkün değil. Yeni yıla sevdiğim bir mürekkeple gireceğim anlaşılan. 

Gutenberg'in matbaacılıkta kullandığı ilk yazı karakteri üzerinde çini mürekkebi dolu bir dolmakalem.

Dilerim, gelen gideni aratmasın, iyi seneler olsun.

13 Ekim 2016 Perşembe

Hayattan ne öğrendim? - II

30 Eylül 2016, sabah


Hayatın olağan akışını bilirsiniz. Hani bazı davalarda gerekçe kısmına yazılan bir cümle gibi duruyor ama hayatın sahiden olağan bir akışı var. Bu akışın bir adı da var: Hayal kırıklığı. Olağan olan şudur bence, gördüğümüz, bildiğimiz her şeyin altında veya üstünde bir olmamışlık duygusunun boylu boyunca uzanması. Temelde karşımıza çıkanların (onlar her neyse herkesin kendine göre bir listesi olabilir) bizi hayal kırıklığına uğratması son derece sıradan bir duruma işaret eder. Hayal kırıklığının büyük olanı, can acıtanı aynaya baktığımızda gördüklerimizdir.

Kendi adıma, hayal kırıklığı derslerinin en iyi öğrencilerinden biriyim diyebilirim. Aklı başında her insan şöyle bir düşünmüştür bu insanlık dramını, demek isterdim ama aklını kaybedenlerin daha çok düşündüğünü seziyorum. Bunları bir kenara bıraksak bile, kendi adımıza bireysel olarak bulunduğumuz yerden aşırı hoşnut olsak bile, yeryüzüne baktığımızda gördüğümüz şeylerin büyük çoğunluğu can yakıcıdır, ruha azap vericidir.

Güzel şeyler de var elbette, hiç yok diyemeyiz. En başta tabiatın kendisi başlı başına bir güzellik ve umuttur. Sanat başlı başına bir umuttur, biliyorum. Kuşlar, şiirler, maviler, yeşiller, bulutlar, kitaplar, resimler, fotoğraflar, yürümeyi ve yazmayı sevenler... İyi olan her şey, iyileştiren her şey bir güzelliktir. Hayattan öğrendiğimiz çok şey var. Bir cümle daha yazayım: Bitkilere inanan umut sahibi insanların bunca hayal kırıklığını çok daha incelikli yaşadıklarını düşünüyorum.

Öte yandan beni ben yapan şeyleri masanın üzerinde bir noktaya toplayıp baktığımda kendimi görüyorum ama gördüğüm başka bir şey daha var: Bütün hayal kırıklıkları benim kimliğimin bir parçası. Parmağımdaki mürekkep lekesi gibi duruyorlar.

Giderek ben de bir mürekkep lekesine dönüşüyorum.

11 Ekim 2016 Salı

Hayattan ne öğrendim? - I

sei - hayat - life - vivo

Bu sabah servis aracı binanın arka tarafında bekleşen Bilgi Üniversitesi'nin havalı öğrencilerinin önünde durduğunda "Hayattan ne öğrendim?" diye düşünüyordum. Sonra arada sırada yaptığım gibi gazeteye gitmeden bir kahve dükkanının köşesinde oturdum ve 45 yaşımı doldurduğum gün kalan son 14 sayfayı okuyarak bir Haruki Murakami kitabını daha bitirdim. Her zamanki gibi hem sinir bozucu hem güzel bir eserdi. İnsanda roman yazma duygusunu uyandıran her kitap güzeldir zaten, sinir bozucu olması başka bir öykü. Murakami her defasında şaşırdığım bir yazar. Aynı şekilde, ne zaman Platonov, Şule Gürbüz veya Abdülhak Şinasi Hisar okusam hem şaşırıyorum hem ellerim kaşınıyor, yazı yazmak istiyorum. Günlük hayatın karmaşasına girince de bu isteğimi hemen unutuyorum. En güzeli okumak diyorum. En güzeli iyi bir okur olmak. Öğrendiğim ilk şeylerden biri bu oldu, okuma sevgisi.

Çocukluğumda Çağlayan İl Halk Kütüphanesi'ne hep bu duygularla giderdim. Evde bir kitaplık bulunmuyordu, içimde ise büyük bir açlık vardı. Soğuk kış günlerinde, tam ortasında sıcacık bir sobanın bulunduğu kütüphanede minnoş kediler gibi sobaya yakın bir masaya oturur bazen rastgele bir ansiklopedi cildi veya tarihi bir roman alıp okumaya dalardım. O kütüphanede ruhumu kanatlandıran kitapları okumanın iyi bir şey olduğunu öğrendim, canımı sıkan, beni umutsuzluğa iten kitaplar da vardı. Okudukça kötü olduğum, ruhumu karartan sözde büyük önem atfedilen bilgelik kitapları. Oysa en güzeli şaşkın bir roman kahramanının bir sabah uyandığında kendini yatağının üzerinde ama yatak odasında değil de açık havada bulmasıydı. Gerisini pürdikkat merakla okurdum. Merak, işte bir başka öğrendiğim şey, düşüncelerimi yönlendirmeyi başkalarına bırakmadım, kendi aklıma güvenip ilgilendiğim her şeyi bütün boyutlarıyla merak ettim.

Sonra yazının güzelliği. Yazının, simgelerin, ideogramların eşsiz güzelliği ve tarihle dolu derinliği. Bazen bir harfe baktığımda, o harfin binlerce yaşında olduğunu anlayıp ürperiyorum. Yaş aldıkça, başka harflere de baktım. Mesela Japon ve Çin hat sanatı hep çok ilgimi çekti. Bizim hat sanatımız ne kadar keskin hatlara sahipse, fırçayla çizilen bu güzel simgeler hayatın içindeki lekelere, baş döndürücü bir belirsizliğe ve düzgün olmayan bir dokuya sahip. İşte bu pütürlü, yaramaz, kontrol altında tutulamayan ama sabit bir duyguyu da içinde barındıran dokuyu seviyorum. Belki bu yüzden silikonlu kâğıtları ve son derece düzgün yazıları sevmiyorum.

Geçen gün bunu bir kez daha anladım. Çalıştığım gazetenin teknik servisinden bir arkadaş bilgisayarıma bir program yüklemek istediğinde şifremi istedi. Uzun olduğundan yazayım dedim ve Scrikss 419 ile şifreyi karaladığım kâğıdı uzattım. Arkadaş mürekkebin Sailor Doyou olduğunu bilmeden kâğıdı alıp yazmaya başladı ama ekranda sürekli hata mesajı beliriyordu (ben de bu arada analog ile dijital teknoloji arasındaki farkları düşündüm). Teknisyen arkadaş, dönüp "Yanlış yazdınız galiba." dedi. Ben de kâğıda baktım ve doğru yazdığımı gördüm, bu sefer klavyeyi önüme çekip yazmaya başladım ve hata mesajı çıkmadı, pencere açıldı. Teknisyen arkadaş ise ben yazarken takip ettiği için neyin yanlış olduğunu hemen fark etti. Aynı harf ikinci kez geçiyordu şifrede ama farklı yazılmıştı, o da farklı bir harfe benzetmişti. İşte bu hayatımın bir özeti: Her gün aynı şeyleri yapmayı seviyorum ama aynı harfi ikinci kez aynı şekilde yazamıyorum.

Başka ne öğrendim acaba diye düşünürken, yalnızlığın güzelliği geliyor aklıma. Belki de en güzel şey, yalnızlık. Ağaçların bir bildiği olmalı.

2 Eylül 2016 Cuma

İhsan Sıtkı Yener (1925-2016)



İhsan Sıtkı Yener vefat etmiş.

Bu haberi okur okumaz içimdeki sıkıntı büyüdü birden ve bu satırları f klavye ile yazdığım için durup klavyedeki harflere baktım.

Önce daktilo kullandığım sonra da klavyeye geçtiğim yıllar boyunca İhsan Sıtkı Yener'e şükran duydum. Günün birinde kendisiyle konuşmak, hayatını kendi ağzından dinlemek ve kendisiyle sohbet etmek de kısmet oldu.

Kendisiyle gurur duyuyoruz, nur içinde yatsın.

18.12.2013, İhsan Hoca klavyedeki harf düzenini anlatırken.


Not: Pazar günü, ikindi vakti yıllarca gidip geldiği Şampiyon Daktilo binasının yakınındaki Şişli Camii'nde cenaze töreni yapılacak.

23 Mayıs 2016 Pazartesi

APOLLINAIRE OLMAK



 
Guillaume Apollinaire - Cheval (at), 1915

Yazının tarihinde resim sanatının, dolayısıyla çizgilerin büyük payı var. Binlerce yıl önce kemiklere, taşlara kazınan işaretlerden başlayan ve aynı zamanda mağara resimleriyle devam eden çizgilerin tarihi dalgalar halinde kendini aştıysa da özünde hep sanatın büyüsünü barındırdı. 

Bilindiği gibi önceleri harf yerine resimyazılar kullanılıyordu, sonra görsel işaretler basitleşti, fikirleri gösteren işaretler kullanıldı, heceleri veya sesleri gösteren işaretlerin evrimi ise bizi harflere ulaştırdı. 

İşte bu noktada esasen bunca önemli tarihin içinde minik ama hadiseler yaşandı. Mesela Guillaume Apollinaire gibi büyük sanatçılar, çizerler harflerle “kaligram” adı verilen şiir-resimler yaptılar.

Yakın zamanda ise Tim Holman adında biri internet üzerinden ulaşılabilen “Texter” adını verdiği bir uygulama hazırladı. Sayfaya girdiğinizde sağ üst köşedeki kutucuğa istediğiniz metni yazıyorsunuz veya yapıştırıyorsunuz, sonra bu metindeki harfleri kullanarak farenizle istediğiniz resmi çiziyorsunuz. Dilerseniz harflerin büyüklüğünü ve açısını değiştirebiliyorsunuz. 

Bu program güzel, çünkü bir süre sonra sıkılıp kâğıda kaleme sarılıyor ve Hurûfileri anlamaya çalışıyorsunuz.

28 Nisan 2016 Perşembe

Kâğıt Dersleri

Coşkuyla Ölmek, Aniki defterler, Pelikan 120

Daha önce de yazdım ama o zaman çok ayrıntı vermemiştim. Bundan 20-25 sene evvel İstanbul Üniversitesi'nde kâğıt üzerine enfes bir ders vardı. Kâğıdın kimyası anlatılırken ben masadaki kâğıt yığınından aldığım Japon kâğıtlarını ışığa tutar liflerine, su yollarına bakar, aradan sızan ışığı incelerdim.  

(Aynı dönemlerde yine bizim fakültede Prof. Dr. Bedia Demiriş'in verdiği yazının tarihinden söz eden Latin Paleografisi diye bir ders varmış, ne yazık ki haberim yoktu, yoksa ne yapar ne eder o derslere girmenin bir yolunu bulurdum.)

Kâğıt uzmanı hocamız kıymetli Saadet Gazi Hanım bize bir derste İkinci Mehmed'in kütüphanesinden çıkmış devasa bir kitap göstermişti. Bizzat Fatih'in okuduğu kitaplardan biriydi bu, o zamana kadar hep uzaktan baktığım, bir araştırmacı olmadığım için yanına bile yaklaşmama izin verilmeyen, doğal olarak özel izin gerektiren türden nadir bir eserdi. Süleymaniye'de olmasının nedeni başkaydı, kitap hastaydı ve tedavi görüyordu. 

Ders bitince avluda zakkum ağaçlarının gölgesinde otururduk. Başka bir dünyaydı burası. Her defasında orada, gözümü kapatır kapatmaz tuhaf rüyalar gördüm ve her defasında oradan elim boş, mahzun ayrıldım. 

Kambur kitabı yeni çıkmıştı. 

Güvendiğim tek şey ise bir gün ölecek olmamdı. 


23 Nisan 2016 Cumartesi

Niçin Yazıyoruz?



Güzel yazı yazanlara bakıyorum da yazdıkları ne işi yarıyor acaba diye düşünmeden edemiyorum. 


İçinde anlayış, dokunuş, seziş olmayan harfler görünce çok şaşırıyorum.

Sahiden niçin yazıyoruz? 


Büyülü nesnelerle (kalem, mürekkep şişesi, kâğıt) haşır neşir olmak hoşumuza gittiği için, eşyanın ruhuna karışmak için mi?


Daha güzel harflerle daha güzel yazılar yazmak için mi? 


Eğer öyle ise belki de yazdıklarımızın bir anlamı yoktur.


Oysa Necmeddin Okyay gibi efsanevi hattatların yazdıklarının bir anlamı vardı. Gören kişinin ruhunu kanatlandıran o levhalarda sadece güzellik arayışı yoktur, manevi bir dünyaya geçme arzusu, başka bir zamana, başka bir boyuta ait olma duygusu da vardır. 


Demek istediğim, güzel yazı yazmak için güzel yazı yazmaya çalışmak bir yerde çok tuhaf. Bir şeyler yapmalı yazıyla, yazdıklarımız soyut da olsa bir işe yaramalı.


Bir işe yaramalı, derken başkaları için değil, yazmak bizim işimize yaramalı. Yazı yazmak bizi daha iyi bir insan yapmıyorsa, bizi dünyanın ağrısını duyan biri yapmıyorsa yazmaya devam etmek anlamsız. 




Yazı, eşsiz. 


Yazı, bizi eşsiz şiirlere, resimlere, hüzünlü odalara, romanlara, heykellere, siyah beyaz filmlere, mağara duvarlarındaki çizgilerden gerçeküstücülere, eski çağlara, gelecek zamanlara, bulutlara, insanın içine bakan ağaçlara, ince yağmurlara, yıkıcı rüzgârlara, bizden önce yaşamış iyi ruhlara, bizden sonra gelecek geniş kanatlı ufuklara, hiç bilmediğimiz kapılara, çöllerdeki kumlara, meraklı insanlara, yaratıcı zihinlere, dünyayı anlayan ama bizi anlamayan delilere, evsizlere, çiçeklere, vicdanları çağları aşanlara, bizi iyileştirenlere ulaştırmalı, yazı bir işe yaramalı.

22 Nisan 2016 Cuma

SALVADOR DALÍ'NİN GİZLİ DOLMAKALEMİ


Dali, 1942'de yayımlanan "Salvador Dalí'nin Gizli Hayatı" kitabını yazarken, Hampton Manor, Virginia, 1941,
Fotoğraf/photo: Eric Schaal


Liseden mezun olup üniversiteye girdiğim 1992 yılında küçük "a" harfini düzeltmek için çok çabaladığımı hatırlıyorum, amacım daha güzel yazmak değildi, yazdığım harflerin daha şahsiyetli olmasını istiyordum sadece.
 
Seneler sonra bir gazetede, gömlek cebimdeki dolmakalemler ve elimde bir dosya ile yürürken, bir bölümün her şeyle alay etmesiyle meşhur müdürü beni durdurdu ve odasına çağırdı. 

 "Şu güzel kalemlerinle yaz bakalım buraya bir şey." diye buyurdu. Yanında çalışan ve fırsat buldukça öğle yemeklerine birlikte gittiğimiz arkadaşım da köşeden beni izliyordu.

Asaf Halet Çelebi'den bir dize yazdığımı hatırlıyorum ama neydi tam olarak bilmiyorum.  Belki de "ibrâhîm/ gönlümü put sanıp da kıran kim" dizelerini yazmışımdır, zaten konu ne yazdığım değildi, nasıl yazdığımdı. 

Bir peygamberin adını taşıyan müdür hazretleri yüzünde "hünerini göster bakalım" dercesine çarpık bir gülüşle yazdıklarımı inceliyordu, bitince baktı ve sonra tahmin ettiğim hükmünü verdi. "Madem yazın böyle kötü bu güzel kalemleri niye taşıyorsun?" dedi ve kahkahalarla güldü. 

Bense, "Hattat değilim ki, yazımdan şikayetim yok" deyip arkadaşıma döndüm ve müdürün görmeyeceği şekilde dil çıkarıp daha fazla alay edilmeden çıktım odadan. 

Dolmakalem taşımak eskiden bir eziyete dönüşebiliyordu, bir tür soytarı gibi görüldüğümü anladığım zamanlar oldu.

Öyleyse sözü Salvador Dalí'ye bağlayıp huzurdan çekileyim:
"Soytarı olan ben değilim, deliliğini gizlemek için ciddiyet oyunu oynayan şu aklın mantığın alamayacağı ölçüde sinsi, bönlüğünden bile habersiz toplum."

21 Nisan 2016 Perşembe

SALVADOR DALİ'NİN NOT DEFTERİ




Bugün bazı gazetelerde (çok değil sadece Hürriyet ve Milliyet'te) gerçeküstücü ressam Salvador Dali'nin de aralarında olduğu sanatçılara (Picasso gibi) ait 496 parçalık bir koleksiyonun Fransa’da, Paris’teki Sotheby’s Müzayede Evi’nde açık artırmayla satılacağı haberleri çıktı.

Salvador Dali, not defteri
26-27 Nisan’da düzenlenecek müzayede kapsamında Salvador Dali’nin özel çizimlerinin olduğu bir not defteri de bulunuyor. Defterin sanat tarihinde kendisine özel bir yeri olan ressama ait olması önemli ama daha ilginç olan yanı Dali'nin arkadaşı şair Paul Eluard’ın eşi olan Gala’ya âşık olduğu ve onu işe yarayacağını düşündüğü tuhaflıklarıyla (elbiselerini yırtmak, kulağına sardunya çiçeği takmak gibi) baştan çıkarmaya çalıştığı, sonra birlikte yaşadığı döneme (1920'lerin sonu-1930ların başı) ait olması.

O dönem ressamın aynı zamanda en bilinen eserlerinden biri olan Belleğin Azmi isimli tablosunu yaptığı yıllar (1931).


Salvador Dali, Gala
Hemen bütün verilerimizin dijital ürünler olduğu bir çağda böyle bir müzayede yapılsa ne olurdu acaba? Sayısal verilerin bir defter karşısında ne kadar aciz olduğunu düşünüyorum. Oysa ne var bu defterde?

Aklı başında olmadığı söylenen bir ressamın çizimleri, hesapları, günlük hayatı ve bir aşkın izlerini taşıyan bilgi kırıntıları...

Belki de bu defterde ne yok diye sormalı?

15 Nisan 2016 Cuma

UÇMAK

Bu fotoğrafı bir kaligrafi kitabından çekmiştim fakat kitabın adını not almamışım, asıl dosyayı bulunca eklerim.


"Ben cenneti hep bir çeşit kütüphane olarak hayal ettim." demiş ya Borges. Bu iflah olmaz bir okurun düşü olmalı.

Yazmayı sevenlerin cennetinde ise defterler, elyazmaları vardır.

Uçan, uçuşan harflerle dolu, anlayan, seven kâğıtların olduğu, el yapımı kalemlerin ve mürekkebin envai çeşidinin bulunduğu bir cennet.

Uçmak, eski Türkçede cennet.

14 Nisan 2016 Perşembe

TWSBI 540, UÇ DÜZELTME SERÜVENİ VE RÜYALAR


Seneler önce, TWSBI dolmakalemleri hakkında yazmıştım. Aradan 6 sene geçmiş, o zamanlar memlekette satılmıyormuş ben de bu durumdan ve işi kalem satmak olan insanların işlerine olan ilgisizliklerinden şikayet etmişim. Yazdıklarıma baktım da 6 sene önce çok dertliymişim, neyse ki hem blog tutanlar hem de kendilerini geliştiren ve kalemden anlayan satıcılar çoğaldı. Geriye kurumsallaşma ve profesyonelleşme kaldı. Gelecekte kitap veya saat sektörü gibi tecrübeli, bilgili ve en önemlisi vizyon sahibi insanların bu alanda yatırım yapması ve yaptıkları işi ciddiye almalarını bekliyorum.

TWSBI 540 güzel, hoş bir kalem, amber renkli olmasından kaynaklanan tuhaf bir çekiciliği de var. Enerjik insanlara daha çok yakışıyor bence. (Şurada bir incelemesi mevcut.)

Neyse, bu bahsi geçip sadede geliyorum. Geçenlerde bana, ucunu düzeltmem istemiyle bir TWSBI 540 verildi.

Ben de hemen (Ali Bey daha önce detaylı yazmıştı bu konuyu) 4 yönlü bir tırnak törpüsü aldım. (Gratis, Watson's gibi kişisel bakım ve makyaj malzemelerinin bulunduğu mağazalarda 5-20 lira aralığında satılıyor bu törpü ama bence en güzeli Sephora'da satılanı.)

Bu tırnak törpülerinin 4 yönü sırasıyla 1. törpüleme, 2. düzleştirme, 3. cilalama ve 4. parlatma yüzeylerinden oluşuyor.

Dolmakalemin ucuna zarar vermesin diye tembih edildiği üzere ben de 4 numaralı parlatma yüzeyini kullandım. Bu parlatma yüzeyi çok işe yaramıyormuş gibi görünse de öyle değil, sonuçta o da bir çeşit zımpara.

Her şey çok ani gelişti aslında, kalemi alırken yanımda bir büyüteç yoktu. Benden istenen sadece dolmakalemin ucunu düzeltmek ve kâğıdı yırtmadan, takılmadan yazmasını sağlamaktı. (Kulağa çok basit bir işlemmiş gibi geliyor.) Uçta önemli bir sorun olduğunu da düşünmüyordum. Sonra evde büyüteçle bakınca gördüm ki ucu pek fena, aslında iade edilmesi gerekli. Fakat bir çeşit cahil cesaretine kapılarak ucunu düzeltmeye başladım.

Elbette bu işin sırrı sabırlı olmakta. Fazla da vaktim yoktu, ancak her gün sadece birkaç dakika kalemin üzerinde dikkatle çalışıp, ucu kaldırmadan epeyce bir 8 çizdim.

Uçta biriken topaklanmayı temizlemek, yaptığım şey işe yarıyor mu, nasıl olmuş diye yukarıdan aşağıya, sağdan sola, aşağıdan yukarıya ve soldan sağa çizgiler çekerek gidişatı kontrol ettim.

Yine de geceleri korkunç rüyalar gördüm: Duvarları kan kırmızısı bir odada sorgulanıyordum.  Engizisyon hâkimlerine benzer, gerdanı geniş papyonlu kalem efendileri dehşet verici ses tonlarıyla "Sana incecik bir F uç vermiştik, ne yaptın da böyle fırça gibi yazan B oldu?" diye kalemleriyle dürtüyorlardı, sonra Galata Köprüsü üzerinde demir bir kafes içinde gezdiriliyordum, çürük domatesler atılıyordu filan.

Neticede çok uğraştım ama bu güzel dolmakalemin ucu da kendine has, kararlı ve kağıda takılmayan cinsten bir yazım tarzına sahip oldu. Şimdi gazete kâğıdı üzerinde bile sorunsuz yazıyor. (Aslında kalemin işi bitti ama henüz teslim etmedim. Sanki bana aitmiş gibi keyifle yazı yazıyorum.)

Bir daha başkasının kalemine böyle bir şey yapar mıyım? diye sorulursa, zorunda olmadıkça böyle bir şeye bulaşmak istemiyorum, derim. Çünkü bu iş cidden korku verici, kalemin ucunu mahvetmek de mümkün. 

8 Nisan 2016 Cuma

"Ama senin her şeyi bilmemeye daha bir ömür vaktin var"*

Şule Gürbüz, Öyle miymiş?, s.62

"Ne taş sana dönüp bakıyor ne deniz ne gök ne mezar taşı ne şu çam ağacı. Herkes seni biliyor, herkes. Ama senin her şeyi bilmemeye daha bir ömür vaktin var. Hadi doya doya bileme. Ya da bilememeye doy, bu daha makul. Değil mi, biraz makul ol. Ağlayarak da olsa biraz makul ol."

Şule Gürbüz, Öyle miymiş?, s.72
Mürekkep tuhaf şey, kendisi bir şey bilmiyor da insanın içindeki gizli saklı çizgileri açığa vuruyor.

Artık yanımda yöremde kalemlerim olmadan kitap okuyamıyorum.

Bu sıralar Öyle miymiş?'i de coşkuyla, döne döne okuyorum, neredeyse her sayfanın kenarına bir çizgi, bir ok, bir kelime  bırakıyorum, öte yandan makul olmaya da çalışıyorum, olamıyorum.

Mürekkebin daha bir ömür vakti varmış.

6 Nisan 2016 Çarşamba

Defter Bağımlılığı



İnsan iyi bir şeye alışınca kötüye razı olmak istemiyor, tuhaf ama kötüye razı olanlar da iyisini aramıyor. Ne zaman bir yerde defter görsem hemen bakarım ama "dolmakaleme uygun" diye satılan defterlerin çoğunluğunun silikonlu kâğıtlardan mürekkep olduğunu anlayınca canım sıkılıyor. Bu nedenle yıllardır Ali İkizkaya'nın hakiki Japon ve hakiki Fransız kökenli güzel kâğıtlara sahip defterlerinin müptelasıyım. Epeyce de stoklamıştım, ancak son zamanlarda tembellikten çok fazla yazamasam da her güzel şeyin sonu geldiği gibi defterlerin de tükeneceğini anladım ve can havliyle Ali Beyi aradım. Geçenlerde imdat çağrımın karşılığı da Göcek sularından İstanbul'a ulaştı.


Ellleri dert görmesin. Defterlerin her birini ayrı ayrı ayrı paketlemiş, yolda başlarına bir şey gelmesin diye pamuklara da sarmış.

Emek değil laf salatasının daha değerli olduğu, geleceğe kalmayan boş işlerle uğraşanların el üstünde tutulduğu böyle acılarla dolu bir zamanda işine özen gösteren insanları bulunca her defasında şaşırıyorum. Bu zamanda bırakın iyi zanaatkârı, iyi tamirci bulmak bile zor. (Tamir işleriyle ilgilenen saat ustalarının bile "ustalığı" günümüzde sadece parça değiştirmekten ibaret olunca, mesela Recep Gürgen ile Şule Gürbüz'e usta demek doğru değil onlar gibi ustalara "büyük usta" dememiz gerekiyor.)

Üreten, yaptığı işe özen gösteren, bir eser meydana getiren, zanaatkâr bulunca da desteklemek gerektiğine inanırım. Aniki defterlerinin ilk müşterisi olmakla hep gurur duydum.



Alıştığım beyaz kâğıtlı defterlerin yanında (öylesine beyaz ki diğer beyaz kâğıtların yanında bembeyaz kalıyorlar) bu sefer yeni defterler vardı. Yıllardır mürekkebin rengini çok güzel gösteriyor diye tercih ettiğim defterlerin yanına Ali Beyin telefonda büyük övgüyle söz ettiği yeni defterlerden de sipariş vermiştim.

Hakikaten dediği kadar varmış. Hayır, aslında az bile söylemiş. Yazmaya başlayınca krem renkli kâğıdın yumuşaklığı karşısında küçük dilimi yutuyordum sanki. Bir arkadaşın düzeltmem için verdiği dolmakalemin bozuk ucu bile kağıdın üzerinde sanki hiç sorunu yokmuş gibi gezinmeye başlayınca daha bir şaşırdım, "seni yalancı seni" deyip onu defterden ayırdım.

Beyaz kâğıtlı defterler gözümden düştü bir anda onları bir kenara bıraktım ve gözümü yormayan, mürekkebi sarıp sarmalayan bu yumuşacık kâğıda yazmanın tadını çıkardım.

Şimdi, günlük notların yanında üçüncü kez okumaya başladığım Şule Gürbüz'ün "Öyle miymiş?" kitabından seçtiğim cümleleri yazıyorum. (Ufkumu açan şeylere takıntılıyım, Jay Griffiths Hanımın Zamana Kaçamak Bir Bakış kitabını da kim bilir kaçıncı kez okuyorum, saymayı bıraktım artık.)

29 Mart 2016 Salı

Şitao'yu ararken François Cheng'i bulmak





Bir akşam üzeri, mürekkep, fırça ve renk kullanımında yenilikçi tavrı olan ve etkisi günümüze kadar süren Şitao isimli 17. yüzyılda yaşamış (1642-1707) bir ressamı araştırırken karşıma François Cheng adında bir adam çıktı. 

François Cheng, Şitao'yu anlatan bir kitap yazmış. 

Fransız ismi taşıyan bir Çinli çok ilginç geldi bana ve kimdir bu adam diye bakınca gördüm ki kendisi şair, yazar, çevirmen ve hattat imiş. 

François Cheng, Çin'de 1929'da doğmuş, 1948'de ise tek kelime Fransızca bilmeden Fransa'ya gelmiş. 1973'te de Fransız vatandaşı olmuş. Fransız Akademisi'ne seçilen ilk Asya kökenli kişi kendisi. 

 20. yüzyılın en önemli psikanalistlerinden Jacques Lacan ile çalışmış. Çin şiiri ve resim sanatı konusunda uzmanlaşmış, bu konularda 30'u aşkın kitabı var. 

Merak güzel şey doğrusu, nice güzel insana bir kapı açıyor.  




Üstadın Türkçede enfes bir kitabı var: Boşluk ve Doluluk.

Kitabı merak edenler için nasıl bir eserle karşılaşacakları görmek isterlerse diye yayıncının (İmge) tanıtım cümlelerini şuraya bırakıyorum:


"Çin resim sanatının amacı, “doğanın kendisinden daha gerçek olan” (Tsung Ping) bir mikrokosmos yaratmak diye tanımlanır. Evren’i aydınlatan dirimsel esinlere ulaşmak ancak bu yolla olanaklıdır. Gene bu yolla ressam, nesnelerin iç yapılarını kavramaya ve onların kendi aralarında sürdürdükleri bağıntıları saptamaya çalışır. İşte resimdeki çizginin önemi de bundan kaynaklanmaktadır. Çizginin bu gücü açığa vurması ise, onun Boşluk içinde biçimlenmesiyle olanaklıdır. “Evren’de olduğu gibi, resimde de Boşluk olmasaydı, esinler devinim içinde olamazlardı; Yin ve Yang da etkisini ortaya çıkaramazdı.”Şu halde, resim yüzeyi üzerinde yer alan görsel elemanlarla çizgi arasında Boşluk kavramını oluşturmak gerekmektedir.

Çin resmiyle ilgili bütün öteki kavramların, kendilerinden beklenen işlevleri yerine getirmeleri de bu Boşluk içinde yer almalarıyla olanaklı olacaktır. Elinizdeki kitapta François Cheng, kendi aralarında bir sistem oluşturan bu kavramları ilk kez göstergebilimsel bir yaklaşımla incelemektedir. Ayrıca, bu amacına bağlı kalarak, geniş bir kaynak ve resim taramasına girişmekte, ressam Shih-t’ao üzerine ise özel bir çalışma gerçekleştirmektedir."


Görüldüğü üzere Cheng Usta çok önemli şeylerden söz ediyor ama çeviri biraz fazla steril -ve bir türlü sevemediğim kelimelerle dolu. Nedenini anlamasam da çevirmen Prof. Dr. Kaya Özsezgin yıllardır çevirilerinde bu katı tavrı sürdürüyor. (Bu açıdan Tahsin Yücel'e çok benzer.)

Eleştirileri bir kenara bırakırsak, emek verilmiş bir eser olduğu aşikar, Türkçede olması da iyi. Hem kitabın adı da kapağı da ayrı güzel.