25 Şubat 2016 Perşembe

Eski İstanbul'da Bir Kral Lear


Yıllar önce, eski İstanbul'da, kilise-camilerden birine yakın her köşesinde tarihi nesneler olan bir restorandaydım. Vakit, ikindi suları, güneş henüz etkisini kaybetmemiş, Doğu Roma çağında da aynı güneşe başka insanlar da yüzünü dönmüştü, ben de onlar gibi pencere kenarına yerleştim.

Karşımda Çin yapımı, üzerinde ejderha figürü olan porselen bir çaydanlık, duvarda kendine güvenen bir hattatın keskin çizgilerini barındıran bir levha, masada ise Turgenyev'in "Bozkırda Bir Kral Lear" kitabı. İngilizler, Ruslar, Çinliler, Doğu Romalılar, Osmanlılar arasındaydım. Gezegenin bir köşesine sıkıştırılmış medeniyetler çalkantısı içinde başım hafiften dönüyordu.

Ali İkizkaya yapımı güzel defterlerinden birini yazmak için çantamdan çıkardım. Henüz dergi işlerine bulaşmamışım, dolayısıyla zihnim çok kederli değil. 

Lamy Al-star'larım çoktu o zaman, çünkü şimdiki gibi pahalı da değillerdi, yazı yazmanın iyi geleceğini düşündüğüm arkadaşlara hediye edebileceğim kadar ucuzdu. Şimdi elimde birkaç tane kaldı, eskilerle daha çok ilgilendiğim için bir kenarda bekleşiyorlar.

O zaman eski dolmakalemlere yine düşkündüm ama şimdiki gibi değil, mahçup bir zevk gibi eski kalemleri saklıyordum. Sonra yavaş yavaş, ihtiyar kalemlerimle gurur duymayı da öğrendim. Eski kalemler de şans işi, ancak karşınıza iyi bir kalem çıktığında o da çok ama çok iyi oluyor.

Yine de düşünmeden edemiyorum, Lamy'lerin büyüleyici yanı nedir? Ucunun kolayca çıkartılabilmesi gibi pratik nedenlerden dolayı mı? Tasarımının zamansızlığı mı? Yoksa renklerinin etkileyici oluşu mu?

Orta şekerli bir Türk kahvesi istedim.



24 Şubat 2016 Çarşamba

"Mehtabın ördüğü saatler nerde?"




YAĞMUR

Uyu! Gözlerinde renksiz bir perde, 
Bir parça uzaklaş kederlerinden. 
Bir ruh gülümsüyor gibi derinden, 
Mehtabın ördüğü saatler nerde? 
Varsın bahçelerde rüzgâr gezinsin, 
Yağmur ince ince toprağa sinsin, 
Bir başka âlemden gelmiş gibisin, 
Dalmış gözlerinle pencerelerde. 
 
Ahmet Hamdi Tanpınar 
 
***

Fotoğraf ile şiir ilgisiz gibi.

Hayat böyle zaten, yazı yazarken insanın aklına bir yığın şey geliyor:

Mesela, "Okumak iptiladır, müptelalara selam."

Yahut Peter Bichsel'in yazdıkları:

“Kitabı kurtarmak için parmağımı bile oynatmam. Batacağı varsa batar. Benim kitaplarım var, evde. Onlar batmaz, orada duruyorlar işte. İnsanın neden kitap için bir şeyler yapması gerektiğini anlamıyorum. Kitaba ihtiyaç kalmazsa kitaba ihtiyaç kalmamış demektir. Kimi insanlar, kendilerini okur sayar. Sonra da, ‘Ben, bir doktorum’ derler, ‘Okumaya hiç zamanım yok’ Şimdiye dek bir alkoliğin, ‘Ben, doktorum, içmeye zamanım yok’ dediğini duymadım. Herhangi bir tiryakinin, ‘Aslında günde üç paket içerim ama şu sırada hiç zamanım yok’ dediğine de tanık olmadım. 

Bağımlılık nedir, ona dikkat çekmeye çalışıyorum. Okumak, harfleri yan yana dizmek ve bu harflerin ağaçlar ve evler ve insanlar ve anlaşmazlıklar ve güçlükler yaratması, bunların sadece harflerden oluşabilmesi gibi bir mucize, bu coşku, insanı bağımlı yapar, ya da yapmaz. Ve bir bağımlılık, ihtiyacı olan her neyse, ona ulaşmanın yolunu her zaman bulur ve dediğim gibi, eğer bir gün ortada kitap kalmazsa, evimde kitaplarım var, onların hepsini bir daha okuyabilirim. Ve hepsini bir daha okuyuncaya dek epey yaşlanırım herhalde. Bana bir şey olmaz!”

Hayat böyle işte, birbiriyle ilgili ilgisiz bağlantılardan mürekkep. 


Ben daha tuhaf bağlantılar da buluyorum:


Şiiri son dizeden başlayarak, ilk dizeye kadar okurken başka bir şiiri okur gibi türlü şeyler 
düşünüyorum. Tuhaf gelebilir ama mesela son dizeyi okuyunca 
("Dalmış gözlerinle pencerelerde.") aklıma Scrikss 17'nin mürekkep penceresi geliyor. 

Bir önceki dizede ise ("Bir başka âlemden gelmiş gibisin,") sanki kalemden ve kitaptan söz
 ediliyormuş gibi.