24 Temmuz 2017 Pazartesi

Patti Smith ile Yazının İzleri


Patti Smith, müzisyen, yazar, şair ve fotoğrafçı yönleri ışıldayan güzel bir insan.

Ancak en çok bilinen yönü olan müziğine çok düşkün olmadığımı itiraf edeyim, daha çok yazarlığını ve şairliğini önemsiyorum. Bütün bunları bir kenara bırakalım, beni en çok etkileyen özelliği ise fotoğrafçılığı. Patti Smith'in fotoğrafları üzerine daha önce hayranlığımı yazmıştım.

"Yumuşak, sertten güçlüdür; su kayadan güçlü; sevgi, zorbalıktan güçlüdür." diyen yazar Hermann Hesse'in daktilosu. © Patti Smith

Yine Patti Smith'in gözünden; Siddhartha, Bozkırkurdu, Demian, Boncuk Oyunu gibi şaheserler yazan Hermann Hesse'in yazı makinesi.

Jean Genet, May Day Speech, Mayıs Konuşması, 1970 © Patti Smith
Patti Smith, kendi bakışıyla aykırı bir yazar olan Jean Genet'nin yaptığı konuşmanın metninin fotoğrafını da çekmiş.

Bizde Metis'in yayımladığı Açık Düşman kitabında bulunan Mayıs Konuşması'ndan sıkça paylaşılan bir alıntıyı buraya da alayım: “Üniversite’yi unutmuyorum. Üniversiteler. Size sahte bir kültür öğretiyorlar, kabul edilen tek değerin nicel mahiyette olduğu bir kültür. Üniversite sizi bir sayıdaki bir rakam hâline getirmekle yetinmeyip, mesela beş yüz bin mühendis yetiştirdiğinde, sizde güvenlik, rahatlık ihtiyacını geliştiriyor ve doğal olarak, sizi patronlara ve onların da ötesinde, zihinsel vasatlığını bildiğiniz siyasetçilere hizmet edecek şekilde eğitiyor. Öyle ki, bilgin olmak isteyen sizler, sonunda vasat bir siyasetçinin masasındaki -ama masanın ucunda- bir sandalyede oturacaksınız. Ve bundan gurur duyacaksınız...” (Jean Genet, May Day Speech, Mayıs Konuşması, ABD,1970)

Virginia Woolf’un Masası, 2003, Polaroid Baskı, © Patti Smith

Son olarak Patti Smith'in çektiği fotoğraflar içinde belki de en etkileyici olanı. Çok sevdiğim yazar Virginia Woolf’un yazı masası.

Merak ediyorum, fotoğrafçılar ileride neyin fotoğrafını çekecekler. Günümüz yazarlarının bir masası var mı? Bilgisayardan başka ne kullanıyorlar yazmak için? Defterleri, kalemleri var mıdır? Belki de ileride bir fotoğrafçı, sabit diski yanmış bir dizüstü bilgisayar ve üzerine kahve dökülmüş bir klavye belki de.

18 Temmuz 2017 Salı

Bir Usta Bir Dünya: Meryem Mirzahani


Birgün gazetesini okurken, 4. sayfada Mustafa K. Erdemol'un 15 Temmuz'da 40 yaşında meme kanseri nedeniyle vefat eden İranlı matematik dehası Meryem Mirzahani (1977-2017) üzerine tam sayfa bir yazı gördüm. 

Matematik ile ilgim yok ama yazılanları okudukça bilmediğim değerli bir insan ve onun dünyası hakkında çok şey öğrendim.

Meryem Mirzahani 3 Mayıs 1977’de Tahran’da doğmuş. 1999’da Şerif Üniversitesi’ni bitirmiş. Daha sonra Harvard’da doktora yapmış, 2008’de ise Stanford Üniversitesi’nde profesör olmuş.



"Matematiğin ‘Mavi Gözlü Dev’i öldü" başlıklı yazıdaki bilgilere göre, Meryem Mirzahani, bir röportajında çocukluğundaki en büyük hayalinin yazar olmak olduğunu söylemiş. Okumayı çok seven Meryem Mirzahani, özellikle roman okumayı çok seviyormuş. Lisedeki son yılına kadar matematiğe hiç ilgisi yokmuş. Ancak kardeşi sayesinde matematiğe merak duymaya başlamış. Özel yeteneği olan öğrenciler arasına girdiği için daha sıkı bir eğitim programına alınmış. Sonra da ABD'de eğitimi sürdürmüş ve başarılar da arka arkaya gelmiş. 1936’dan bu yana her dört yılda bir kırk yaşın altındakilere verilen, bugüne kadar sadece erkeklere verilen, Field Madalyası’nı alması onu sadece matematik çevrelerinde değil dünyaca tanınan biri yapmış.



Yazıda asıl ilgimi çeken şu cümle oldu: 

"Bu muhteşem bilim kadını aynı zamanda bir anneydi. Geride küçücük bir kız bıraktı, minik Anahita’yı. Koca koca kağıtlara (çalışma tarzı böyleydi) çizdiği şekilleri resim sandığı için annesini ressam sanan küçücük bir kız çocuğunu."



8 Temmuz 2017 Cumartesi

Malika Favre


Malika Favre Londra'da yaşayan bir Fransız çizer ve tasarımcı. (Her yerde böyle yazıyor ama adının Malika (Melike) olmasından dolayı Fransızlığının yanında bir de doğulu bir coğrafyanın da izleri var galiba.)


Malika Hanım az ve öz çiziyor, yani eserlerine bakıldığında hemen görüleceği üzere figürleri, ayrıntıları ve renkleri azaltarak (aslında çoğaltarak) çiziyor.



Her şeyi karmaşık hale getirdiğimiz bir çağda bu tür çalışmalar ruha ilaç gibi geliyor.

Sanatçının imzası

4 Temmuz 2017 Salı

Çocukken Ansiklopedi Okumak

Milliyet gazetesinin 4 Temmuz 2017 tarihli nüshasının 4. sayfasında "Sony'den plak fabrikası" haberini görünce zincirleme düşünceler beni ansiklopedilere götürdü. Hepsini birlikte düşünmek mümkün; plak, kitap veya ansiklopedi, somut analog verilere sahiptir. Cep telefonu benzeri nesnelerin aksine uzun yıllar direnebilme güçleri beni hep büyülemiştir.

Küçük bir şey bazen çok büyük bir öneme sahip olabiliyor. Çocukken ansiklopedi okumak mesela, önemsiz gibi görünüyor şimdi. Fakat benim için çok değerliydi. Öyle ki mesleğimin temelinde Meydan Larousse Ansiklopedisi'nin bulunduğunu söyleyebilirim.

Çocukluğumda uzun uzun yürüdükten sonra (Nurtepe'den Kağıthane'ye inip, oradan Çağlayan'a çıkarak) mahalle arasında kalmış o zaman gözüme çok büyük görünen o küçümen halk kütüphanesine varmak ve bir Meydan Larousse cildini alıp dünyayı keşfetmek çocuk aklımla büyük bir tecrübeydi.

Her şeyden önce ansiklopedi fikri olağanüstü zekice bir girişimdir. Ansiklopedi, insanlığın bilgi birikiminin bir özeti, belki daha doğru bir ifade ile özetin de özetidir. Ansiklopedi sayesinde binlerce yıllık bilgiyi cilt cilt okumak mümkün oluyordu.

Şimdi çoğu insana, dijital hayatın rahatlığı içinde söylenen bu sözler anlamsız gelebilir. Çünkü internette hemen her türlü bilgiye ulaşabileceğimizi düşünüyoruz. Oysa inkar edilemeyecek yararlarının yanında şurası bir gerçek ki internet bir çöplük aslında. Doğru bilgiye nereden ulaşacağınızı bilmeniz gerekiyor. O da yetmiyor edindiğiniz bilgiyi başka sitelerden doğrulatmanız gerekiyor. Bazen bilgi aldığınız, güvenilir olduğunu düşündüğünüz bir site gün geliyor hiç olmamış gibi yok oluyor. 

Lisede gazetelerin "Ansiklopedi Savaşları" dönemine tanık oldum. O zamanlar en iyisini Milliyet gazetesi veriyordu. Ben de Milliyet okumaya başlamıştım bu sayede. Kuponları alıp Cağaloğlu binası önünde sıraya girip her ay elimde insanlığın bilgi birikiminin bir parçasıyla eve gitmek ve okumak da ayrı bir heyecandı. Tabii zaman değişmiş, ansiklopedinin adı Büyük Larousse olmuştu.

Sonra başka ansiklopediler keşfettim. Celal Esad Arseven'in Sanat Ansiklopedisi, eski ve yeni İslâm ansiklopedileri, 42 yılda tamamlanabilen sabırtaşı İnönü Ansiklopedisi (sonra adı değişiyor Türk Ansiklopedisi oluyor), Reşat Ekrem Koçu'nun inanılması güç bilgiler içeren yarıda kalmış İstanbul Ansiklopedisi, Tarih Vakfı'nın somut İstanbul Ansiklopedisi...

Bilindiği gibi önceleri analog bir düzen vardı. Mesela 1990'lı yılların başında bir gazete arşivinde işe başladığımda raflarda birkaç bin kitap, daktilolar, metal bir kartoteks dolabı ve binlerce dosya ile karşılaşmıştım. Fotoğraf ve bilgi dosyaları ayrı dolaplarda saklanıyordu. Fotoğraf dosyalarının içinde karta basılı siyah beyaz/renkli fotoğrafların yanında küçük zarfların içinde negatif filmler veya dialar vardı. (Şimdi kaç kişi cep telefonundaki veya bilgisayarındaki fotoğrafları karta bastırıyor?)

Sonra komutlarla çalışılan, DOS tabanlı, tüplü ekranı olan Windows 3.1 kurulu bilgisayarlar, disketler geldi. Daktilolar depoya indirildi. Önceden kartotekse bakmadan en çok istenen dosyaların nerede bulunduğunu bilir ve saniyeler içinde istenen dosyayı bulurken artık dosyaların yerini ezberlemeye gerek kalmadı. İlginç olan sürecin daha da hızlanması ama bilgiye erişimin yavaşlamasıydı. Bir çekmeceyi açıp dosya numarasını bulup sonra dolaptan çıkartmak birkaç saniye sürerken, işin içine bilgisayarlar girince süreç uzamaya başladı. (Hele bilgisayar arızalandıysa ve bir başka yerde de kaydı yoksa çok sinir bozucu bir durumdu.)

Lisans sırasında kısa bir süre (önce staj gereği, staj bitiminden sonra da gönüllü) Tarih Vakfı arşivinde çalışmıştım, her şey o kadar sakin ve durağandı ki arkasından bir gazetede çalışmaya başlayınca istenen her şeyin son derece kısa bir zamanda, saniyeler, dakikalar hatta en geç bir iki saat içinde bulunması gerektiğini gördüğümde bu hızdan çok ürktüğümü hatırlıyorum.

Ansiklopediler çalıştığım kurumun bir parçasıydı. Onlarla birlikte aynı çatı altında olmak çok güzeldi.  (Ancak yeni zamanların yöneticileri bu güzelliklerin farkında olmadı ve artık internet var diye düşünüp, yer kapladıkları gerekçesiyle ansiklopediler ve diğer başvuru kaynakları çalışma alanlarından uzaklaştırıldı.)

Ansiklopedi okumanın tahmin edilemeyen, şaşırtıcı sonuçları olabiliyor; dünyanın bir katmanına daha nüfuz edebiliyor, küçük bir bilgiyle benzersiz bir düşünceye sahip olabiliyorsunuz.

Tıpkı plaklar, kitaplar, dolmakalemler, mürekkep şişeleri ve güzel defterler gibi, ansiklopediler de çok güzeldir, iyidir.

22 Haziran 2017 Perşembe

Olivetti, Dante, Salyangozlar ve Yarış Atları



Belki de daktilo tarihinin en güzel reklam çalışmalarını Olivetti yapmıştır.

Birkaç tanesine bakalım:

Dante Bey, ne yapıyorsunuz?


QZERTY: Sanki çizgilerin ölümsüz olduğunu ima etmiyor mu?

Olivetti gururu: Bakın yazı kültürü tarihinde tüy kalemden nerelere gelinmiş?

Zamanında öyle değildi ama günümüzde çok ironik duran bir ilan.



Peki bugün Olivetti nerede?

Telecom Italia ile birleşen Olivetti, günümüzde hesap makinesinden, 3D yazıcıya, fotokopi makinesinden pos cihazına kadar bir yığın şey üretiyor.

21 Haziran 2017 Çarşamba

Yerinde Çizer'i Beklerken




En sevdiğim bloglardan biri de Yerinde Çizer.

Her hafta Ahmet kardeşim yeni bir şey çizsin de göreyim diye sabırla beklerim. Bazen haftada bir, bazen de üç tane yazı yayımlar ve bu yazılara her zaman güzel çizgiler eşlik eder.


Merak ettiğim konular vardı. Ben de kendisiyle minik bir söyleşi yaptım. Benim için faydalı oldu, çizime olan hevesim ve sevgim arttı.Belki başkaları için de benzer duygular uyandırır diyerek Erguvan Kalem'de kendisini tanıtmak istedim.




Ahmet, ben seni Mürekkepbalığı dergisi dolayısıyla az buçuk tanıyorum. Yine de okurlar için kendini tarif edebilir misin? Çizime nasıl başladın?

Çizim yapmayı küçüklükten itibaren seven biriyim. Sonrasında üniversitede farklı projelerde tarihi eserlerin korunmasına ilişkin projelerde çalışma gibi bir fırsatım oldu. Bu projelerde bolca eskiz, kroki çizmek durumunda kaldım ve bundan inanılmaz zevk aldığımı fark ettim. Derken bir süre daha bu projelerden bağımsız olarak çizim yapmaya devam ettim. Benim gibi insanları araştırırken karşıma USK oluşumu çıktı ve şimdi bu insanlarla birlikte çiziyoruz.

USK, yani Urban Sketchers nasıl bir topluluk? Kimlerden oluşuyor? Bir dernek mi? Yoksa bağımsız ve gönül birliğine dayalı bir grup mu?
USK, 2007 yılında çoğunluğu gazeteci, illüstratör olan insanlar tarafından başlatılıyor. Bu yüzden çizerler daha çok muhabir gibi çalışıyor. Bir çizerin en büyük görevi o ana tanıklık etmek ve aktarırken gördüklerine olabildiğince sadık olmak. Hemen hemen tek şart bu diyebilirim. Burada estetik kaygılardan çok, hikaye anlatımı önemli. Bu şekilde şehre dair kırıntıları toparlıyoruz. Tüm dünyada, bu şekilde çalışan bir sürü çizerin resimleri toplanınca sonuç çok heyecan verici oluyor. Birde bunların arasında toplumun her kesiminden, değişik yaş ve meslek grubundan olan insanların da bulunduğunu düşünürseniz o zaman iş daha da ilginç bir hal alıyor. USK üyeleri arasında son derece başarılı sanatçılar olduğu gibi, benim gibi amatörce bir şeyler yapmaya çalışanlar da çok, onlardan bizde bu konuda çok şey öğreniyoruz. İşin en güzel taraflarından birisi de bu. USK benim için birçok şey ifade eden bir topluluk. İnsanların böyle güzel şeyler için de toplanıyor olması her şeye rağmen geleceğe ümitle bakabilmemi sağlıyor. 

Peki bu çerçeve içinde Yerinde Çizer nasıl bir blog? Benzerleri gibi mi? Sence benzer bloglardan farklı yönleri var mı?

Benzer bloglarla hemen hemen aynı çizgide ilerliyoruz. Fakat farklı şehirleri çiziyor olmanın yarattığı bir fark var.  
Neden çizim yapıyorsun? Çizim senin için ne ifade ediyor?
Çizmek kendimizi ifade etmenin hemen hemen en eski, en temel yolu. Belki konuşmayı öğrenmeden önce bile çiziyorduk. Yazmayı öğrenmemiz binlerce yıl aldı. O zamana kadar hep çizgilerle anlattık kendimizi. Bu yüzden bir şeyler çizerken, mağara duvarına resim yapan ya da Çatalhöyük’te Hasan Dağı’nın manzarasını duvara çizen o adam gibi hissediyorum kendimi. Aramızdaki binlerce yıla, farklı kültüre rağmen resimlerimiz üzerinden bir şeyler paylaşabiliyoruz. Bu düşünce bana çok güçlü geliyor. Bir de özellikle yeni bir yere gidip, bir defteri tamamen doldurabildiğim zamanlarda kendimi bir nevi seyyah gibi hissediyorum, bu duygu da insana zevk veriyor.

Blogunda ipuçları var ama nasıl çizim yapıyorsun? Aşamaları derli toplu olarak anlatabilir misin?
Çizerlerin çizim yapma şekillerini ben iki gruba ayırıyorum. Bunlardan ilki ve en zevklisi gelişi güzel biçimde, o anda elimizde çizmeye yarayan ne varsa, oturup çizmek oluyor. O anda toplantıda, yahut otobüs durağında olabilirsiniz. Elinizde kalem ve kağıt olduktan sonra gerisi önemli değil. Ben genelde çantamda küçük bir defter hep bulunduruyorum, bir nevi günlük gibi oluyor bu resimler. İkinci grup ise biraz daha disiplinli işliyor. Önceden çizim gününü planlayıp, sonrasında çantamızı hazırlayıp çizime çıkıyoruz. Yanımızdan eksik etmediğimiz bir de katlanır taburelerimiz var. Bu sayede her an her yerde oturup çizim yapabilme fırsatımız oluyor.  

Mürekkebe özel bir önem verdiğini biliyorum. En çok hangi mürekkepleri seviyorsun?
Ben biraz sıkıcı bir insanım bu konuda, aynı mürekkepleri bıkıp usanmadan severek kullanabiliyorum. Tek takıntım dayanıklılık. Bu yüzden Aniki ve Platinum Carbon mürekkeblerini çok seviyorum. Bu iki mürekkebe ek olarak bir de çini mürekkebini kullanmayı seviyorum. Bir iki dolarlık, ucuz Dollar Demonstator dolmakalemlerden her sene beş altı tane alıyorum, ucuz oldukları için gönül rahatlığıyla çini mürekkebi doldurabiliyorum. Bu kadar ucuza gayet başarılı iş çıkardığı için bu kombinasyonu da çok seviyorum. 

Kaçınılmaz olarak kalem ve kâğıt tercihlerini de sormak isterim.
Yanımdan ayırmadığım üç tane yol arkadaşım var, bunlar bir adet Lamy Safari, Platinum Carbon Desk Pen ve bir adet de Faber Castell TK Fine Vario L 0.5 mekanik uçlu kalem. Bu üç kalem yıllardır onca zor şartlara rağmen asla beni yarı yolda bırakmadı. Bu sebepten hep yanımdalar. Bunların yanında Ali Bey’in defterlerinin müptelasıyım. Bu kadar şık, sağlam ve sade defterleri yapan bir usta yanı başımızda olduğu için şanslıyız. Bir de Clairefontaine var. Clairefontaine tarafından üretilen kağıtların çoğunu ben çok başarılı buluyorum.


Son olarak, çizimlerini ve Yerinde Çizer blogunu bir bütün halinde düşünerek sorayım: Neler öğrendin?
İlk hareketin en önemli şey olduğunu öğrendim. Evde acaba nasıl olur diye kendi kendime sorarak geçirmektense, çıktım ve çizmeyi denedim. İlk denemem başarısızlıkla sonuçlanmış olsa da ilk adımı atmış oldum. Bu herhalde öğrendiğim en önemli şey. Başarısızlık düşüncesinin, başarısızlığın kendisinden daha çok rahatsızlık verdiğini fark ettim. Blog açmak göründüğünden çok daha zor bir işmiş, böylelikle bunu da öğrenmiş oldum. Özellikle açmaktan ziyade sürekliliğin sağlanması gerçekten çok zor bir işmiş. Umarım bunda başarılı olurum.
                             Yerinde Çizerlik Ekipmanları

13 Haziran 2017 Salı

Babalar Günü İçin En İyi Hediye

Milliyet, 21 Haziran 1981

Babalar Günü, maalesef hiçbir zaman Anneler Günü kadar popüler olmadı. Ancak bunda babaların sevgiden çok otorite ile bağlantılı olmasında büyük pay var elbette.

Hürriyet, 15 Haziran 1984
Hürriyet'te 15 Haziran 1984'te yayımlanan ilan bugün benim gözüme kravat ve gömleğin sıkıcılığına atıfta bulunuyor gibi görünüyor.

Cross'un ilanında kullandığı sloganı genelleştirmek isterdim: Siz Babanızı Babalar Günü'nde Kalem ile Hatırlayın!

Milliyet, 14 Haziran 1985

Montblanc her zaman tıpkı Rolex gibi bir çeşit büyülü çekiciliğe sahip başka bir dünya markası. Logonun siyah rengi yine ağır babalara özgü ağırbaşlılığı simgeliyor sanki.


Hürriyet, 20.06.1987
Çizgilerin bulunduğu ilanlar hep etkileyici. Şimdiye kadar gördüğüm en güzel Cross ilanı. (Bu arada Cross dünyada Amerika'dan sonra en çok Türkiye'de satılıyormuş. Turgut Özal, Ulusa Sesleniş programında elindeki Cross'u birkaç neslin kalbine bıraktı galiba.)

Neyse, sözü uzatmayalım babalık/annelik zor zanaat. Kadıköy Kitap Günleri'nde çocuğu ile birlikte gelip kitaplara bakan babalar insana umut veriyor. Ülkemizin bilgili, kültürlü anne babalara çok ama çok ihtiyacı var.

Şimdiden babalar günü kutlu olsun.

11 Haziran 2017 Pazar

İyi Dolmakalemin Özelliklerinden İkincisi


Waterman bu reklam çalışmasında bana pek söz bırakmamış. İyi dolmakalemin temel özelliklerinden bir diğeri de normal olmayan koşullarda (mesela eğimli bir yüzeyde) yazabiliyor olması.

Bu özellik neden önemli? Çünkü bazen kalemler bizi utandırır, cebimizde çantamızda gün boyu taşırız da tam ihtiyacımız olduğu zaman birden yazmayacağı tutar. Kaprisli kalemlerden uzak durun derim. Ortamı veya tutulduğu açıyı seçen kalemlerden bir hayır gelmez.

The Old Man and the Sea, Ernest Hemingway, Arrow Books, 1994


Waterman ilanı bana Ernest Hemingway'in İhtiyar Adam ve Deniz kitabını hatırlattı.

İhtiyar adam, bin türlü cefayla, nice mücadele sonucu o koca balığı sahile getirir ama gördüğü manzara acıdır. İşte kötü dolmakalem de böyledir. Hayal kırıklığı yaşatır.

İyi dolmakalem, iyi kitap gibidir. İspatı ortada; Hemingway yazmış.

8 Haziran 2017 Perşembe

Çizgiler ve Ziyaret Tepe'deki Asur İzleri


Asur medeniyetine ait arkeolojik kazı çalışmalarının belgelendiği Ziyaret Tepe : Asur İmparatorluğu'nun Anadolu Sınırlarını Keşfederken isimli kitabı okurken bir sayfada şahane bir çizimle karşılaştım. 


Bu tür çizimler fotoğraflardan çok daha etkileyici geliyor bana. Şu sandalyenin duruşu, masanın üzerinde ve çevredeki eşyanın görüntüsü çizgiyle başka türlü duruyor. Kışkırtıcı bir yanı da var: Elime kalemi alıp çevrede ne varsa deftere çizesim geliyor.



Tekfen Vakfı'nın yayımladığı kitap, umduğumun aksine bilimsel bir kazı çalışması sürecinin son derece detaylı belgelenmesinden ibaret. Kitap muhteşem orası ayrı, ben daha çok bilimsel makalelerin bulunduğu sıkıcı bir kitap bekliyordum. Tam aksine , renkli neşeli, her sayfası çizim ve fotoğraf dolu bir eserle karşılaştım. Kitabın kâğıdı da çok şahane. 

Ziyaret Tepe kitabına çok özen gösterilmiş, üzerinde çok çalışılmış. Böyle güzel eserlerin çoğalmasını diliyorum.

6 Haziran 2017 Salı

Kadıköy Kalem Günleri



Dolmakaleme meraklı olunca kitap fuarı da olsa konu ister istemez bir yerde yazıya çiziye geliyor. Kadıköy Kitap Günleri'nde karşılaştığım yakışıklı arkadaşım Mithat ile Jaguar Kitap standında karşılaşınca epeyce sohbet ettik.

Akşam vakti, (fuar 22.00'ye kadar açık) en son Metis'in yayımladığı bilimkurgu kitaplarından konuşuyorken, Mithat kardeşimin gözü gömleğimin cebindeki bir kaleme takıldı, nasıl yazıyor diye merak etti. (Mithat ile konuşurken aklıma 2012'de Savoy Pastanesi'nde başladığımız dolmakalem toplantıları geldi. Şimdilerde arası uzadı toplantıların, gazete, dergi derken fazla vakit olmuyor.)

Derken Mithat, Metis'ten aldığı, içine Jaguar kitaplarını koyduğu kâğıt çantanın üzerine yazılar yazdı ve zamanında 25 liraya aldığım dolmakalem üzerinden yine bilimkurguya dönerek konuşmaya devam ettik.

4 Haziran 2017 Pazar

9. Kadıköy Kitap Günleri



9. Kadıköy Kitap Günleri dün başladı.

Haydarpaşa Garı'nı gezerken 80'lerdeki, 90'lardaki Tüyap Kitap Fuarı'nın Tepebaşı'ndaki zamanlarını hatırladım. Tepebaşı'ndan Beylikdüzü'ne taşınınca kaybedildiğini düşündüğüm o ruhu yeniden gördüm.



Gezdiğim yayınevleri içinde ilk defa bir kitap fuarına katılan Jaguar Kitap'ın standı (çalışanlar arkadaşım diye belki) bence en güzeli diye düşündüm. Edebiyat üzerine sohbet etme fırsatını da burada buldum. Özellikle yayınevinin sahibi Behlül Dündar'ı görürseniz, yayımladığı kitaplar ve yazarlara ilişkin sorular sorun derim, o heyecanlı tavrıyla öyle güzel anlatıyor ki kitaplara bir başka gözle bakıyor, daha bir değer veriyorsunuz.



Dünün bir başka güzel yanı Enis Batur konuşmasıydı. EB kütüphane üzerine ufuk açıcı bir konuşma yaptı. Konuşmanın sonunda kalem, kâğıt ve mürekkebe ilişkin bir soru geldi. Enis Batur, sivri uçlu dolmakalem kullandığı söyledi. Eskiden kesik uçlu kalemleri severdi oysa, demek ki zamanla tarzı değişmiş.

Fuar çok güzel, imkanınız varsa muhakkak gezin.

Ne varsa aydınlık insanlarda var.

3 Haziran 2017 Cumartesi

Atatürk'ün El Yazısı Üzerine



Peyami Safa'nın Milli Mücadele kahramanı, devrimci lider, bağımsız Türkiye Cumhuriyeti'nun kurucusu ve saymaya doyulmayacak özelliklerin sahibi Mustafa Kemal Atatürk'ün el yazısı üzerine 1954'te yazdığı yazıyı hiç bilmiyordum. Güzel şeyler yazmış.

Milliyet, 23 Kasım 1954
Atatürk'ün el yazısı ile 10. Yıl Nutku notları

1 Haziran 2017 Perşembe

Arkhe-Logos



Sıkıcı olduğu söylenen dergilere bayılırım.

Geçen gün bir kitabevinin dergi reyonunda gezinirken küçük çaplı bir tartışmaya şahit oldum. Duyduğum sözler üzerine döndüm ve sıkıcı olmakla itham edilen dergilere bir kez daha baktım.

Baktığım dergiler sayıca azdılar ama bu azlıkları kimi insanlar için rahatsız edici olmalarına engel değildi. Evet, içlerinde sıkıcı diye yaftalanan makaleler de vardı belki ama heyecan verici çalışmalar da mevcuttu. Çünkü belki klişe bir ifade ama tekrarlamakta fayda var; "sıkıcı" yaftası bir önyargı kalıbıdır. Tam tersine uzak durulması gerektiği söylenen çoğu dergi ve kitap içinde ufuk açıcı bilgiler bulunur. Tıpkı dolmakalemin, defterin ve kitapların yerine, cep telefonlarının, tabletlerin, bilgisayarların ve diğer sayısal teknolojilerin geçtiğini düşünenlerin dünyaya bakışı gibi tek yönlü ve acımasız bir değerlendirmeydi duyduğum.

Üstelik neye göre kime göre sıkıcı? Sosyal medya (Facebook, Twitter, Instagram), sinema, tv ve popüler şarkı kültüründen beslenen insanları düşündüm. Onlar bu dergilere ve kitaplara bakmaz bile, görmezden gelir. Çoğu insan şöyle düşünüyor: Elindeki cep telefonu dünyayı anlamak için yeterli. Sahiden öyle midir? Neden aklımızı bir ışıldayan bir ekrandaki akıp giden görüntülere ve kerameti kendinden menkul yüzeysel bilgilere emanet ediyoruz?

Bu noktada aklıma, daha önce de bir yerde yazdığım, Haruki Murakami'nin Sahildeki Kafka kitabındaki bir cümle geldi:

“Şu dünyada insanlar can sıkıcı olmayan şeylerden hemen bıkarlar. Bıkmadıkları şeyler ise çoğunlukla can sıkıcı şeylerdir.”

Farkındayım sözü çok uzattım, kusura bakmayın. Bir çeşit haksızlığa uğramışlık duygusuyla yazdım ve daldan dala atlayarak konuyu sayısal teknolojilere getirdim ama yazımın asıl konu Arkhe-Logos dergisi.



ARKHE-LOGOS

Önce Arkhe-Logos dergisinin 3. sayısı ile karşılaştım ve çok beğendim. Hakemli dergilerden haz alacağımı bilmezdim. Dün de 2. sayısını aldım. Üçüncü sayıda C. Cengiz Çevik'in Diogenes ile ilgili efsane bir makalesi var. Yazı o kadar iyi ki dipnotlar, özet gibi kısımlar filan olmasa günlük bir gazetede bile yayımlanır. Üstelik kimse akademik bir makale olduğunu bilmeden severek okur. Hatta bence Diogenes makalesi, severek okuduğum gazeteler; Milliyet, BirGün ve Cumhuriyet gazetelerindeki nice köşeyazısından veya bazen tam sayfayı bulan makalelerden çok daha heyecan verici.

Arkhe-Logos'un ikinci sayısında ise gözüme kestirdiğim yıldız makale  "Felsefede Cogito ve Sanatta 'İmza' Örneklerinde Modern Öznenin Ortaya Çıkışı" oldu. (Harun Reşit Soya, Martı Esin Şemin)

Bu makale de çok merak ettiğim soruları yanıtlıyor:

Tarihte ilk defa yaptığı bir sanat eserine imza atmayı kim veya kimler akıl etti?

Bir sanat eserindeki ilk imza kime aittir?

Bence çok daha da önemlisi imza atmak bugün bize normal geliyor ama arkasındaki düşünce nedir, geçmişte de her zaman böyle miydi?

Eski insanların düşünce yapısı nasıldı?

31 Mayıs 2017 Çarşamba

Kütüphanede Kitap Okumanın Olanaksızlığı Üzerine



Geçen gün, izin günümde merak ettiğim bazı kitapları bulmak, okumak için sevdiğim kütüphanelerden biri olan SALT Galata'ya gideyim dedim. Sabah vakti bütün masalar dolmuş, herkes harıl harıl çalışıyordu. Boş bir masa bulamadım. Genç insanlar, üstelik de hafta sonu oturmuş çalışıyorlardı. Sevindim elbette. Çalışkan çocukları kim sevmez? Sonra şöyle bir dolaşıp çıkayım dedim. Şunu gördüm: Meğer daha önce Atatürk Kitaplığı'nda yaşadığım hadise gibiymiş bu çalışkanlık. Bütün masalar dolu ama bir masa hariç hiçbir masada kütüphaneye ait bir kitap yok.

Raflardaki kitaplar ise yerli yerinde duruyor, öğrenciler test çözüyor, ders çalışıyordu.

Yeni Bir Deftere Başlangıç



Kaç zamandır çantamda 2 ayrı defter taşıyordum. İkisi de geçenlerde bitince, bir kenarda sakladığım yeni Aniki defterimi çıkardım. (Daha önce defalarca yazdım, Aniki defterleri memleketimizde üretilen en iyi defterdir, daha iyisini görmedim.)

Bu vesileyle defter üzerine yeniden düşündüm. Bir yerde kalemin önemi kalmıyor. Hatta çok abartılıyor, çok abartıyoruz. Kalem, kâğıt, mürekkep zincirinde yazıya düşkün olduğunu söyleyen çoğu kişinin en zayıf noktaları da bu minvalde kâğıt ve mürekkep oluyor. Bir kaleme yüzlerce lira veren kişi gidip en kötü kâğıda sahip 5-10 liralık ucuz ve kalitesiz bir defter satın alabiliyor. Bir kaleme binlerce lira veren bir başkası da iyi bir mürekkebin neden pahalı olduğunu sorguluyor.

Çok sevdiğim, düşünür ve efsane yazar Rebecca Solnit'in Kaybolma Kılavuzu isimli kitabında geçen bir cümleyi biraz değiştirerek söyleyecek olursak:

“[Defterin] çakılıp kaldığı coğrafya katı bir yer değildir; onu [kalem] ve [mürekkepten] ziyade tıpkı şarkılardaki gibi, anılar ve arzular oluşturur.”


Bizden geriye internet sayfaları veya kalemler değil belki sadece defterler kalacak. Kalemler de konuşur bizimle, ancak bir kalem sınırlı ve yoruma dayalı bilgiler barındırır. Oysa bir defter öyle değildir, daha organik bir bağ kurar zihnimizle.

O da güzel bir defteriniz varsa.

Çünkü biliyorsunuz, yazmayınca unutuluyor.

28 Mayıs 2017 Pazar

Bir Kalemin Merkezi Neresidir?



Bir iki cümle not aldım ve dolmalemimi masanın kenarında bıraktım. Ardından kalem bir iki sallandı ve şekilde görüldüğü gibi durdu. Ben de çantamdan fotoğraf makinemi çıkartıp bir de görüntülü not alayım istedim.

Sonra her şeyin bir denge noktası, her şeyin bir merkezi var diye düşündüm.

Kâğıt için ve mürekkep için de öyle değil midir?

Eşyanın ve insanın da bir doygunluk noktası, ağırlık merkezi, hayali geometrik alanların kesiştiği odak noktaları var.

Yazdığımız her şeyin de bir ağırlık noktası var. Meraklı insanların ortak bir özelliklerinden biri de böyle bir şey. Hep belli bir iz bırakarak, belirli bir noktanın çevresinde dönmek, aynı duygunun farklı görünümlerini aramak, yazı yazarken de okurken de kendimize ait merkezi bir alanı kazımak, orada derinleşmek.

İşte, insanlar da böyle, bir kalem gibi kolları boşlukta olsa bile ayakları yerde.

Zihnimizden kâğıda akan düşünceler gibi denge noktasına doğru ilerliyor/dönüyor.

24 Mayıs 2017 Çarşamba

Sapiens veya Tarihimizde Hayal Olmuş Hakikatler



Bazen, kalemlerimi kullanmak için kitap okuduğumdan şüpheleniyorum.

Yine de güne ufuk açıcı bir kitapla başlamak gibisi yok.

Çok satan kitaplara her zaman şüpheyle bakarım. Fakat bir arkadaşımda Sapiens kitabını görüp, şöyle bir bakayım derken kitaba dalıp gittim, ardından alıp okumaya karar verdim. Nihayet bu sabah bitirdim. 

Genel izlenimim, Sapiens'in bir tür kılavuz kitap olduğudur. Hemen her konuda yazarın işaret ettiği olaylar ayrıca incelenmeye ve detaylı okumaya çağırıyor insanı.

Sapiens isimli, insan türünün yeryüzündeki kısa ancak dehşet verici tarihini anlatan kitap, tıpkı Tüfek, Mikrop ve Çelik gibi, tıpkı Tik Tak, Zamana Kaçamak Bir Bakış gibi, tıpkı Kaybolma Kılavuzu veya tıpkı Mavi: Bir Rengin Tarihi gibi etkileyici bir eser. Elbette "etkileyici" tanımı kişiden kişiye değişir.





Yukarıda sözü edilen kitaplarla aynı sınıfa girmez belki ama Ahmet Semih Mümtaz'ın, 1948 tarihli Tarihimizde Hayal Olmuş Hakikatler kitabı da bence çok etkileyicidir.


Sapiens kitabında ise basit ama hazmedilmesi güç bilgiler var.

Yazar bugün dert ettiğimiz pek çok konuda bir fikir ileri sürüyor ve çeşitli çıkarımlarda bulunuyor ama kitabın en güzel tarafı bu değil, belli bir noktaya gelince "bilemiyoruz" demesi. Bu açıdan özellikle "Cehaletin Keşfi" bölümü çok ufuk açıcı.

Sapiens kitabında herhangi bir düşünce sistemine (milliyetçilik, dindarlık ve solculuk gibi) yatkın olanların kabul etmekte zorlanacağı, sarsıcı bilgiler ve fikirler var. 

Her şey bir yana, türümüzün hayvanlara yaptığı zulmü okumak da ayrı bir işkence. İnsanlığımdan utandım, bu acıya ve haksızlığa ortak olmamak için vejetaryen olmak gerek.