27 Nisan 2017 Perşembe

Bir Usta Bir Dünya: Michael Masuyama


Bizim Murat Ustamız var ama memleket sınırlarının öte yanında dünyaca tanınmış kalem tamiri uzmanları ve uç ustaları bulunuyor. 

Mesela Pendleton BrownRichard BinderGreg Minuskin, John Mottishaw ve Dan Smith bunlardan en önemlileri. 

Bir de Michael Masuyama veya daha çok tanınan ismiyle Mike Masuyama var.

İlginç bulduğum bir model: Franklin-Christoph Model 25 "Eclipse"
Geçenlerde bu sıralardaki takıntım olan Franklin-Crhistoph marka dolmakalemleri incelerken, her zamanki gibi, sitede gururla yazıldığı belli olan Michael Masumaya ustanın elinden geçmiş "Masuyama Customized" başlığına baktım. 

Çalışkan usta Mike Masuyama iş başında. Foto: The Gentlemen Stationary
"Franklin-Christoph dolmakalemlerinin özellikli uçları Japon uç ustası Michael Masuyama tarafından yapılmıştır." cümlesini okuyunca hakkında bir yazı farz diye düşündüm.

Aynı sayfada Masuyama ustanın elinden geçen özelleştirilmiş uçların bir tanıtımı vardı. 

Bunlar şöyle: 

N = Needlepoint (İğne uç) .25mm 

(Japonlar yazı tarzlarından dolayı bu iğne uçlu kalemlerde büyük ustalık sahibi. Masuyama da iğne uçlarda bir efsanedir.)

FI = Fine Italic .55mm

MI = Medium Italic .7mm

MS = Medium Stub .7mm

BI = Broad Italic .9mm

BS = Broad Stub .9mm

Masuyama işi Pilot 823 FA uç. Foto: Leigh Reyes
Kalemseverlerin sevdiği ve saygı duyduğu bir isim olan Leigh Reyes hanımefendi de Masuyama hayranlarından biri. 2015 yılının en iyi 10 kalemi yazısında haklı olarak Masuyama ustanın yaptığı Pilot 823 FA (FA uç sanıyorum sadece Pilot'a has) ucun detaylı fotoğrafını paylaşma gereğini duymuş.

Velhasıl dolmakalem dünyası içinde uçlar ayrı bir evren.


26 Nisan 2017 Çarşamba

Yazının Ayaklı Tarihi


Bir zamanlar masa yoktu. 

Daha doğrusu bildiğimiz dört ayaklı klasik yazı masası yoktu. (Yazı masasının icadı için aradan çok uzun zaman geçmesi gerekecekti.)

Bilinen ilk masa Antik Mısır'da görülmüş. Masa vardı ama yazı için hiç düşünülmemişti. Masa, yemek veya yerden yüksekte tutulması gereken eşya için kullanılıyordu.

Binlerce yıl önce tabletler elde yazılıyor, papirüsler ise alta sert bir plaka konularak kucakta yazılıyordu.

Oturan katip, Fatih devri, 1479–81, Gentile Bellini

Yazının kâğıda aktarıldığı zamanlarda da durum çok değişmedi. Osmanlı devrinde uzun zaman eski tarzda yazı yazıldı.

Üstadımız, büyüğümüz, yazı kültürümüzün gururu: Katip Çelebi

Yazı masası batı kültüründe de bugün bildiğimiz tarzda değildi. İlginç olan şu ki bir masada oturarak yazmak da hiçbir yerde popüler değildi. 

Ayakta yazmak yaklaşık 2 yüzyıl önce en çok tercih edilen yöntemlerden biriydi.

Tipik bir ofis, 1857.
Ayakta yazmak için ayak masası denilen, bir icat vardı.

Ernest Hemingway
Ernest Hemingway bu konuda en bilinen isim galiba. Onun ayak masasında bazen bir daktilo olurdu. Ayakta yazabilmek için eğimli yüzeyi olan taşınabilir küçük bir masası daha vardı.

Ernest Hemingway 
Danimarkalı filozof Kierkegaard yazılarını ayakta yazarmış. Amerika Birleşik Devletleri'nin üçüncü başkanı Thomas Jefferson da ayakta yazmayı severmiş. Hatta yeteri derecede uygun masa bulamayınca kendisine eğimli yüzeyi olan 6 ayaklı bir masa bile tasarlamış. 

Kendine Ait Bir Oda'nın yazarı Virginia Woolf da ayak masası kullanmış bir ara.

İlk cümleleri şiir gibi olan İki Şehrin Hikayesi'nin ve daha birçok efsane romanın yazarı Charles Dickens da ayakta yazarmış. 

Sonra işte oturduk. 

Bir Usta Bir Dünya: Jake Weidmann

Jake Weidmann genç ve çok hüner sahibi bir insan. Elinden her iş geliyor. Güzel yazı yazmak dışında ahşap oymacılığından da anlıyor. 

ABD'deki en genç kaligrafi ustasıymış kendisi. Ancak yazı sanatına başlarken kaligrafi kalemleriyle ilgili sıkıntı yaşamış. 

Sonrasında çoğu insanın yapacağı gibi "bu iş bana göre değil" deyip yazmayı bırakacağı yerde torna makinesinde çalışmayı öğrenip kendi elllerine uygun bir kalem yapmış. 


Sonra çok çalışarak, yaptığı işe yoğunlaşarak kısa zamanda büyük ustalar arasında yer edinmiş.


Bu tarz kuş figürleri konusunda usta, fakat bu çizim tarzı kendisinin icadı değil, geçmişteki ustaların yaptığı işlere gönderme ve saygı çalışması. En beğenilen işleri de bunlar.



Görüldüğü gibi kaligrafi sanatını resimle birleştiren bir tavrı sürdürüyor.

(Bizim ülkemizde de Etem Çalışkan ustamız resim sanatıyla en çok ilgilenen kaligraf galiba.)

Jake Weidman'ın özellikle hurufilerin çok beğeneceği tarzda işleri de var.
Aşağıdaki video da çok güzel, aileden gelen yazı kültürü, güzel yazı sanatının mürekkep, kâğıt ve kalem üçlüsü arasında rahat bir nefes aldığını hissediyor insan.



Aşağıda Weidmann'ın "Neden Yazı?" başlıklı çok güzel bir konuşması var. İzlerken çok eğlendim.

Sadece görüntüleri bile izlemekle bile çok şey öğrenmek mümkün. Maalesef videonun Türkçe altyazısı yok fakat ayarlardan otomatik çeviriyi seçip oradan Türkçeyi işaretlediğinizde Google Türkçesi ile izleyebilirsiniz. Saçma sapan bir çeviri ama fikir verir.



"Why Write?" videonun en güzel kısmı 3. dakikan itibaren başlayan bölüm. Jake Bey, geçmişten alınan mirastan övgüyle söz ediyor, büyük kaligrafi ustalarını yazı sanatının kahramanları diyerek onurlandırıyor. 

Özellikle 6. dakikada, video boyunca sürekli insan eline yapılan vurgulardan sonra, güzel yazı yazmak için ellere ihtiyacınız olmadığını gösteren, J. C. Ryan isimli kaligrafi ustasını görüp de etkilenmemek mümkün değil.

25 Nisan 2017 Salı

Zen ve Motosiklet Bakım Sanatı


Robert M. Pirsig, dün (89 yaşındaydı) vefat etmiş. Haberi okuduğumda üzüldüm. 1928 doğumlu Pirsig'ın yazdığı Zen ve Motosiklet Bakım Sanatı isimli kitabı pek çok kuşağı etkiledi. 

Ben de bu kitabı 1990'ların başında okudum. Özellikle eğitimle ilgili fikirler karşısında çok şaşırdığımı hatırlıyorum. 

Zen ve Motosiklet Bakım Sanatı adeta bir üniversite gibi gelmişti bana. (Hele bu güzel kitabın 122 kez reddedilmiş olması çok ilginçti.)

Foto: Bad Gentlemen
Yazarın hatırasına bu kült kitaptan çok sevdiğim bir bölümü paylaşmak istiyorum:

“Anneme mektup yazmak istiyorum,” diyor Chris. 
Bu hoşuma gidiyor. Tezgâha gidip kurumun kâğıtlarından alıyorum. Onları Chris’e getiriyorum ve dolmakalemimi veriyorum. Bu canlı sabah havası ona da enerji vermiş. Kâğıdı önüne koyuyor, dolmakalemi hızla kapıyor ve boş kâğıt üzerinde bir süre konsantre oluyor. 
Bana bakıyor, “Bugün ne?” 
Söylüyorum. Başını sallıyor ve yazıyor.
Daha sonra yazıyor, “Sevgili annem:” 
Sonra bir süre kâğıda bakakalıyor. 
Sonra bana bakıyor: “Ne desem?” 
Sırıtmaya başlıyorum. Ona bir saat, bir metal paranın bir yüzü hakkında yazı yazdırmalıyım. Onu zaman zaman öğrenci olarak görüyorum, ama retorik öğrencisi olarak değil. 
Sıcak kekler gelince ara veriyoruz ve mektubu bir kenara koymasını, daha sonra ona yardım edeceğimi söylüyorum.
Kahvaltıyı bitirdikten sonra, sıcak keklerin ve yumurtanın ve her şeyin verdiği ağırlık duygusuyla oturup sigara içiyorum ve pencereden, dışarıda çamların altındaki toprağın yer yer gölge ve gün ışığı içinde olduğunu görüyorum.
Chris yeniden kâğıdı alıyor, “Şimdi bana yardım et,” diyor.
“Peki” diyorum. Ona, takılıp kalmanın en yaygın sorun olduğunu anlatıyorum. Genellikle, diyorum, genellikle aklın, çok şeyi birden yapmaya kalkıştığında takılır. Yapman gereken, gelmesi için sözcükleri zorlamamaktır. Bu, senin daha çok takılmana yol açar. Şimdi yapman gereken şey, yapacaklarını ayırıp teker teker yapmaktır. Sen hem ne söyleyeceğini, hem de önce hangisini söyleyeceğini aynı anda düşünmeye çalışıyorsun, halbuki bu çok zordur. Öyleyse onları ayır. Yalnızca, söylemek istediğin şeylerin düzensiz bir listesini çıkar. Daha sonra doğru sıralamayı düşünürüz.”
“Nasıl şeyler?” diye soruyor. 
“Peki, ona ne anlatmak istiyorsun?” 
“Yolculuk hakkında.”
“Yolculuk hakkında ne gibi şeyler?”
Bir süre düşünüyor. “Çıktığımız dağ hakkında.”
“Tamam, not et,” diyorum.
Yazıyor.
Sonra onun başka bir konuyu yazdığını görüyoruz, sonra bir tane daha yazıyor ve bu arada ben sigaramı ve kahvemi bitiriyorum. Söylemek istediği şeylerin listesini yaparak üç sayfa dolduruyor, “Onları sakla,” diyorum, “daha sonra yine üzerinde çalışacağız.”
“Bunların hepsini asla bir mektuba yazamam.”
Benim güldüğümü görüyor ve kaşlarını çatıyor. 
“En iyilerini seç,” diyorum. Sonra dışarı çıkıyoruz ve yeniden motosiklete biniyoruz.

Okuma Notları 8


Bazı kitaplar vardır, insanların değiştirdiği yeryüzünün bütün donukluğu içinde görünür görünmez ışıldar. Karanlık Thomas yıllar boyunca defalarca okuduğum, daha da okumayı sürdüreceğim eşsiz bir kitap. Başkaları için de öyle midir bilmem ama Maurice Blanchot öyle bir kitap yazmış ki ne zaman okusam beni her defasında başka bir şey düşünmeye çağırıyor.


Bu sefer yazı yazmanın tabiatı üzerine düşündüm. 

Nasıl bir şeydir yazmak? Yazma eylemini nasıl anlatabiliriz? Kitabın birinci bölümünden seçtiğim alıntılarla yazma eylemi üzerine düşünmeye çalıştım. 

Yazarın kaleminden Thomas l'Obscur

"KARANLIK THOMAS" IŞIĞINDA YAZI YAZMAK

"Thomas oturdu ve denize baktı." (s.11)

Kitap bu cümle ile başlar. Jean Starobinski, Karanlık Thomas'yı Okuma Denemesi'nde "Bundan daha alışılagelmiş, daha şaşırtıcı bir şey yoktur." der. Basit ama bir o kadar da etkileyicidir ilk cümle. Kâğıt da deniz gibidir. Kısa veya uzun kâğıda bakarız, kâğıdı görürüz. "Aldatıcı bir sadelik" vardır bu cümlede. Kâğıt, kalem ve mürekkep. Yazı araç gereçleriyle birlikteyiz. Buradaki bakış, kâğıda ilk dokunuştan hemen önceki bütün bakışları da kapsar. Yazmadan önceki sessizlik gibi, kalemin ucu henüz boşluktadır. Bir kenarda duran bisiklet gibidir her şey. Bu bakışta yalnızlığa bir çağrı vardır. 

"Bir süre, sanki oraya diğer yüzücülerin hareketlerini izlemeye gelmişçesine, kımıldamadan durdu ve uzakları görmesini engelleyen sise rağmen, gözlerini suyun üzerinde güçlükle duran vücutlara dikip inatla orada kaldı. Sonra, daha güçlü bir dalga onu ıslattığında, o da kum tepeciğine indi ve onu anında yutan çalkantılı suların içine süzülüverdi." (s.11)

Bizi yazıya ne sürükler? Anlatma arzusu, öfkeyi dökme isteği, unutmanın acısı, hatırlamanın verdiği coşku, keder... Her neyse, birden ilk harflerle birlikte kendimizi denizde buluruz.

Deniz sakindi ve Thomas yorulmadan uzun süre yüzmeye alışkındı. Ama bugün yeni bir güzergah seçmişti. Sis kıyıyı örtüyordu. Denizin üzerine bir bulut inmişti ve su yüzeyi, sahiden gerçek olan tek şeymiş gibi görünen bir parıltının içinde kayboluyordu. Çalkantılı sular Thomas'yı sarsıyor, ama ona dalgaların ortasında olma ve bildik unsurlar içinde yuvarlanma duygusunu vermiyorlardı. (s.11)

Bazen yazıyla bir yere varmak isteriz. Nereye gideceğimizi tam olarak göremeyiz, kâğıt masada duruyor, defter elimizde bekliyor ama nereye gideceğiz? 

Tam o sırada, rüzgarla kabaran deniz kudurup köpürdü. Fırtına denizi bulandırıyor, erişilmez bölgelere dağıtıyordu; sert rüzgarlar göğü darmadağın ediyordu, ama aynı zamanda, her şeyin çoktan yok olduğunu düşündüren bir sessizlik ve sükunet vardı. (s.12)

Boş bir kâğıdın tedirgin etmediği bir insan var mıdır? Yazılmayı bekleyen kâğıtlar gizemli tapınaklara benzer, bilinmeyen basamaklarla doludur. Huzura da çağırabilir, huzursuzluğa da. İşin tuhafı, en fazla ne kadar uzaklaşabiliriz diye düşünürken, kendimizi hiç beklemediğimiz bir yerde bulabiliriz. Bir kargaşa ortamına sürüklenebilir ya da gürültülü yerlerde kolaylıkla uyuyan çocuklar gibi hissedebiliriz.

Sonra, ya yorgunluk yüzünden, ya da bilinmeyen bir nedenle, kol ve bacakları ona, içinde yuvarlandıkları suyun hissettirdiğine benzer bir acayiplik hissettirdiler. Önce bu his ona neredeyse hoş bir şeymiş gibi göründü. Yüzerken bir tür hülyaya dalıyor ve orada denize karışıyordu. (s.12)

Yazının bizi götürmediği yer yok gibidir. Aklımız bize oyunlar oynayabilir, yazarken her şeyi olduğundan farklı görebiliriz.

Ona yüzmesi için bir vücut veren suyun içinde, akıntıya kapılan bir gemi gibi bir kıyıdan ötekine yalpalaması gerekti. Çıkış yolu neydi? (s.12)

Yazı bitmek bilmez gibi görünebilir. Nasıl son vereceğimiz konusunda kararsız kalabiliriz. Önceden belirlenmiş çizgiler, yazmaya başladıktan sonra bulanıklaşır. Çıkış yolu belirsizdir.

Sonunda geri dönmesi gerekti. Dönüş yolunu kolayca buldu ve bazı yüzücülerin suya dalmak için kullandıkları bir yerde ayağı dibe değdi. Yorgunluğu kaybolmuştu. Kulaklarında bir çeşit uğultu, gözlerinde de yanma vardı hala; tuzlu suda fazla kalındığında bekleneceği gibi. (s.13)

Gideceğimiz yol, yazının varacağı durak, bazen hemen önümüzde durur, bazen tam yakalayacağımızı düşünürken uzaklaşabilir. Ne olursa olsun, her zaman bir şey olur ve masadan kalkar, defteri kapatır, kâğıdı kaldırırız. Yazının bittiği o kısacık zaman diliminde başka bir şeye yönelmeden önce, biz de Thomas gibi bir uğultu ve yanma hissedebiliriz. Dünyanın somut varlığına karışmak zorunda kalırız. 

Yazı artık bizden çıkmıştır: 

Uzun süre öylece bakıp bekledi. Bu seyirde, çok büyük bir özgürlüğün, tüm bağların kopmasıyla elde edilen bir özgürlüğün ortaya çıkışını andıran acılı bir şey vardı. (s.13)

24 Nisan 2017 Pazartesi

Yeni bir dolmakalem Olarak Scrikss 419

Scrikss 419 yeniden çıktı mı çıkacak mı derken bir açıklama yapılmış ve sonbaharda çıkacağı söylenmişti. 

Meraklılar sonbaharı beklerken birdenbire Scrikss 419 sessiz sedasız bir şekilde piyasaya çıktı.

Önce bir anlam veremedim. Koca Scrikss firması neden böyle bir şey yapmıştı? Kalemin üretilmeye karar verilmesiyle hemen üretime geçmesi neredeyse imkansıza yakın olduğundan incelenmeye muhtaç bir durumla karşı karşıyayız demektir.

Scrikss firmasının internet sitesinde bir açıklama da yapılmadığından gizlice piyasaya sunulan bu esrarengiz modellerden birini görmeden rahat edemedim.


Solda eski, sağda yeni Scrikss 419
Bilindiği gibi Scrikss, ömür boyu garanti verdiğinden yüksek miktarda yedek parça depoluyor. Benim tahminim depolarda duran yedek parçaların birleştirilip NOS (New Old Stock) olarak satışa sunulmuş olmasıydı.

Meğer öyle değilmiş.

Söylemeden geçemem: Bendeki yeni Scrikss 419, Ankara Moda Kırtasiye'den Yaşar Dindar imzalı güzel bir el yazısı içeren incelikli bir not ile birlikte geldi. Kalemi heyecanla kutusundan çıkardım. Kutu içindeki 50. yıl logolu kâğıt ile birlikte yukarıdaki güzel kitabın üzerinde görüldüğü gibi eskisinin aynısı bir kalem. 



Ancak tam olarak aynısı da değil. Fark vidalı uç-damak parçasında görülebiliyor.

(Teknik bilgiler için bir mühendisin incelemesine bakınız.)

Arkada görülen eski uç-damak ikilisi daha uzun boylu.
Yeni uç-damak sistemi.
Yeni uç güzel, özen gösterildiği belli. Mürekkep çektikten çok kısa bir süre sonra hemen yazmaya başladım ve yazım konforundan hoşnut kaldım. Ancak ertesi gün kapağı açtığımda kalemin mürekkebi kustuğunu gördüm. (Belki yeni olduğu için böyle, denedikçe ayrıntıları yazarım.) Piston sistemi ise her zamanki gibi sıkıntılı, değişen bir şey yok.

Yeni kalemin eski kalıplar kullanılarak üretildiği belli oluyor. Ancak Uç-damak kalıbı belki de kayboldu, yenisini de eski bir kaleme bakarak yeniden yaptılar galiba. Yeni Scrikss 419'un eskisinden daha iyi olması için farklı renk ve boyutta üretiliyor olması gerek.

Daha önce ne varsa eskilerde var diye yazmıştım, sahiden de öyle değil mi? Günümüzde yapılacak bir şeyin eskisinden çok daha ileride olması gerekir, eskinin tekrarı zaten mümkün değil, ne aynı malzemeyi ne de aynı işçiliği bulmak olanaksız. 

PAZAR ARAŞTIRMASI MI YAPILIYOR?

Bir veya iki yerde satışa sunulmasının nedeni de belli aslında. Tek bir olasılık var: Henüz seri üretime geçilmemiş demektir. Belki de talebin gerçekçi olmadığını benim gibi birkaç kalem meraklısının keyfi isteği olduğu düşünüldü. Bu nedenle bir pazar araştırması yapılmak istendi. 

Seri üretime geçtiklerinde de yapacakları şeyler aynıysa ileriye gidilmemiş olacak, ki öyle görünüyor.

PILOT PRERA, LAMY SAFARI ÖRNEK OLMALI

Oysa Pilot Prera veya Lamy Safari gibi renk açısından uç örnekler varken aynı renklerde ısrar etmenin bir gereğini göremiyorum. Çok daha yaratıcı ve çok daha kaliteli çözümler üretilmeli. (Hiç değilse koyu yeşil bir Scrikss 419 üretilmeli.) Devlet Malzeme Ofisi zihniyeti geride kalmalı artık. Yeni Scrikss 419'a 75 lira verdim, daha fazlasını da vermek isterdim, yeter ki elimizde gurur duyacağımız bir kalem olsun.

Safari'ler bugün 120 liraya peynir ekmek gibi satılıyor, neden? Çünkü basit ama dahiyane bir uç sistemi var, uç çeşitliği var, üstelik 1980'lerden beri aynı tasarım ama renkleri aynı değil, yazı yazmaya çağırıyor, meraklısı bütün renkleri biriktirmek istiyor. 

Neden Scrikss 420, 440, 500 olmasın?

Öte yandan eskiden çok sevdiğimiz ve artık bulunmayan bir kalemin yeniden üretilmeye karar verilmesi bile bence büyük bir ilerlemedir. Bu kararın arkasından güzel şeyler gelsin dilerim.

22 Nisan 2017 Cumartesi

Karalama Defteri



Bugün kullandığımız nice kelimenin mucidi Nurullah Ataç hiç müsvedde yapmadan daktiloda yazar, yazdıklarını beğenmezse kâğıdı yırtıp atarmış. 

Ya şimdi? Yanlışlarımız karşısında biz ne yapıyoruz? Defter azaldı, daktilo çok daha az artık. Bilgisayarda yazı yazarken kolayca silip düzeltebiliyoruz. Kâğıt üzerinde ise karalayıp geçiyoruz.

Bir iki yıl oluyor. Koleksiyoncu bir doktor arkadaşımın topladıklarına bakarken bir defter ilgimi çekmişti. Üzerinde bir kadının adı yazıyordu, yanılmıyorsam çiçekli de bir kapağı vardı. Asıl sürpriz ise defterin içindeydi, baştan sona yazılan her sözcüğün üzeri karalanmıştı.


21 Nisan 2017 Cuma

Kalemiyle Konuşan Yazar


"İnsan neden yazdığını kendi kendine sormadan da yazabilir elbette. Kaleminin harfler çiziktirdiğini gören bir yazar kalemini bir süre için bırakıp ona şunları söyleme hakkına da sahiptir: Dur! Kendi hakkında ne biliyorsun? Hangi amaçla ilerliyorsun? Mürekkebinin iz bırakmadığını neden görmüyorsun? Serbestçe önden gidiyorsun, ama boşlukta gittiğini, hiçbir engelle karşılaşmıyorsan eğer bunun başlangıç noktandan hiç ayrılmamış olmandan kaynaklandığını neden görmüyorsun? Yine de yazıyorsun: Ara vermeksizin yazıyorsun, sana yazdırdığım şeyi bana gösterip, bildiğim şeyi de bana açıklayarak yazıyorsun; başkaları, okurken, senden aldıkları şeyle seni zenginleştiriyor, onlara öğrettiğin şeyi de sana veriyorlar. Artık yapmadığın şeyi yaptın; yazmadığın şey yazıldı: Silinmezliğe mahkum oldun."

Yukarıdaki alıntı çok sevdiğim yazar Maurice Blanchot'nun kaleminden çıkma, Edebiyat ve Ölüm Hakkı (La Littérature et le droit à la mort) başlıklı ve 1947 tarihli yazısının ilk paragrafıdır. Blanchot'nun De Kafka à Kafka (Kafka'dan Kafka'ya, Gallimard, 1981 -bu eser henüz Türkçeye çevrilmemiştir) adlı kitabından alınmış ve Türkçede ilk kez efsanevi Defter dergisinin 22. sayısında (fotoğrafta görülen 1994 tarihli dergiden çekilmiş fotokopi kağıdıdır) yayımlanmıştır. Dergideki metin aynen alınıp yine Metis Yayınları'ndan (ilk baskı 1993) çıkan aynı yazarın bence başyapıtı olan Karanlık Thomas (Thomas l'obscur) isimli eserin sonraki baskılarında 95-138. sayfaları arasında ek olarak yayımlanmıştır. (Çeviri: Sosi Dolanoğlu)

20 Nisan 2017 Perşembe

Dolmakalem Dönüştürücüleri

Sıkmalı tip dönüştürücü, Parker 21

Çok meraklı olmayanlar kartuş ve pistonlu kalemleri bilir ama bunların dışında dolmakalemlerin onlarca farklı dolum sistemleri vardır. 

Sadece ABD'li firmaların efsanevi dolum sistemleri için kitap bile yazılır desem konunun ayrı bir derya olduğu anlaşılır sanıyorum. 


Ernst F. Attula patentli dolum sistemi, 1925.

Mesela Ernst F. Attula isimli mucidin tasarımı olan Sheaffer'ın da Snorkel adıyla kullandığı dolum sistemi üzerine yapılan tartışmalar da ayrı bir konudur. 

Bu sistemde dolmakalem ucu mürekkebe bulanmıyor. Çok ilginç bir şekilde damaktan çıkan incecik bir boru sayesinde kalemin içine mürekkep çekiliyor.

Piston tip dönüştürücü, Sailor
Elimdeki dolmakalemlerin yarısı pistonlu, diğer yarısı da piston tipi dönüştürücülü. En çok piston tipi dönüştürücüleri seviyorum. 

Kartuşlara ise hiç alışamadım, sevemedim. Ne zaman yeni bir dolmakalem alsam eğer pistonlu değilse hemen dönüştürücüsü var mı diye sorarım. Eğer yoksa almam. Çünkü mürekkep şişelerinin muazzam zenginliğinin yanında kartuşlar çok sınırlandırıcı geliyor bana. 

Kartuşlar pratiktir, doğru ve herkes benim gibi ellerini kirletmeyi sevmediğinden seveni de çoktur, o da doğru. Orhan Pamuk mesela, yeni bir romana başlarken kullandığı kartuşları atmaz biriktirirmiş. Böylece ne kadar yazdığını anlarmış.

Hepsi iyi güzel de kartuş bir nevi çöp üretmek değil midir? Ellerimizi kirletmiyoruz ama doğayı alabildiğine kirletmekten de hiç çekinmiyoruz.

Kartuşlu dolmakalemleri pilli saatlere benzetiyorum. Mekanik saatler ise pistonlu veya dönüştürücülü dolmakalemler gibi çöp üretmez.


Sheaffer NoNonsense dönüştürücü
Pistonlu kalemlerin temizliği de zor, hassas bir sistem olduğunda kurcalamaya korkarım. Bir de kalemin içini göremediğim için bir tuhaf hissediyorum. Ancak herkes bilir, pistonlu dolmakalemler Karamazof Kardeşler misali bir klasiktir, en sağlam dolum sistemidir. 

Bana gelince dolmakalemi parçalarına ayırmayı sonra tekrar birleştirmeyi seviyorum. Bu şekilde yapılan temizlik tam bir terapi gibi oluyor.


Lamy Al-Star, eski tip z24 dönüştürücü. (Kitap: Yazı İnsanlığın Belleği, YKY, 2002)
Lamy firmasının kırmızı rengiyle gönül fetheden dönüştürücüsünü de ayrı bir seviyorum. Lamy kalem meraklılarını gıdıklayıcı ürünler yapma konusunda bir dahi, z24 isimli bu dönüştürücünün yeni bir modeli çıkmış ama henüz bulamadım. (Kozmetik bir düzenleme ama olsun.)


JetPens sitesinin meşhur dolmakalem dolum sistemleri (Fountain Pen Filling Systems) isimli videosunu izlemeyen var mıdır bilmiyorum. Belki birinin işine yarar diye buraya bırakıyorum:


19 Nisan 2017 Çarşamba

Bir Dolmakalem Hırsızlığı Üzerine Notlar

Bugün Hürriyet gibi büyük internet haber sitelerinde 10 bin liralık özel üretim kalemi böyle çaldı başlıklı bir haber var, yarın da gazetelerde görürüz.

Özetle, benim de alışveriş yaptığım Ümraniye Buyaka AVM'deki Barker's Pen Shop'ta geçtiğimiz pazar günü bir hırsızlık yaşanmış.
Visconti Millionaire L.E.

Takım elbiseli bir adam mağazada tezgahtarın başka bir yöne bakmasını fırsat bilerek Visconti'nin sınırlı sayıda üretilmiş (988/050 numaralı) Millionaire modelini çalmış. 

Barker's Pen Shop
Haberi görünce Barker's Pen Shop ortaklarından Faruk Çelikten'i aradım. Faruk Bey, kamera görüntülerini teslim edip, polise ifade vermiş, ofisine dönüyormuş. Ben de geçmiş olsun dedikten sonra kısa bir süre konuştuk ama söylediklerinden önemli şeyler öğrendim. Birincisi bu ilk çalınan kalem değil. Daha da önemlisi Faruk Çelikten, bu olayla ortaya bir kez daha çıkan hırsızlık vakalarının kırtasiyelerin en önemli sorunlarından biri olduğunu söylüyor.

Bu arada merak edip en çok hangi kalemlerin çalındığını sordum. Cevabında hiç beklemediğim markalar vardı. Faruk Bey diğer kırtasiye mağazalarını da ekleyerek en çok Cross marka kalemlerin ardından da Graf von Faber-Castell modellerinin çalınmakta olduğunu söyledi. Açık arayla önde olan Cross kalemleri, çünkü satılması kolay, Graf von Faber-Castell kalemleri ise çok değerli oldukları için çalınıyormuş.

18 Nisan 2017 Salı

Cicero ile Yaşlılık ve Yazı Üzerine


Romalı düşünür ve devlet adamı Cicero (Kikero diye okunuyormuş) ya da tam adıyla Marcus Tullius Cicero, aradan geçen 2 bin yıl sonra bile yazdıklarına dikkat kesileceğimiz, sözleri ve görüşleri kendi zamanın ötesine uzanabilen bir insan.


Cicero kitaplarını çok severmiş. Tıpkı Dersu Uzala'nın  doğadaki nesneleri ve canlıları kişileştirmesi gibi Cicero da kitaplarını bir tür insan saymıştır. Öyle ki sevgili kitaplarının üzerinde hakları bulunduğunu düşünmüş ve onları hesap vermek zorunda olduğu eski arkadaşları gibi görmüştür.

Roger Harris'in Imperium isimli eserinin ilk sayfasında ise anlatıcı şöyle der: "Zengin biri değildi, büyük bir komutan değildi. Cicero'nun kendi sesinden ve sözünden başka hiçbir şeyi yoktu."

Cicero'nun Yaşlı Cato veya Yaşlılık Üzerine isimli kitabının yeni bir çevirisi piyasaya çıkalı belki bir hafta, bana hediye edileli ise 4 gün oldu ama toplamda belki 5 kez okudum (sonuncusunda bir cümleyi arıyordum.) 

Cengiz Çevik'in Latince aslından çevirdiği İş Bankası Kültür Yayınları'nın Hasan Ali Yücel Klasikler Dizisi'ne ait Yaşlı Cato veya Yaşlılık Üzerine kitabı bazen beni de ciddi bir şekilde kaygılandıran günümüzün bazı konuları nedeniyle binlerce yıl önceye bakmaya vesile olduğu için dikkatle okudum.

Cicero bu kitabı ölmeden bir yıl önce 62 yaşında yazmış. Sezar, Marcus Antonius ve Sezar'ın yeğeni ve evlatlık edindiği Augustus arasında kalan bir zeka. Cumhuriyeti savunan Cicero, halkın arzularına ve güç sahibi insanların hırslarına engel olamadı. Cumhuriyeti yıkan Augustus 58 yıl hüküm sürmüş ama Roma'nın sonunu getiren zincirin ilk halkası olmuştu. 

Yaşlı Cato veya Yaşlılık Üzerine kısacık bir kitap ama hacmiyle ters orantılı olarak dolu dolu. Üstelik yaşlılığa bakışta Eskiçağ'dan birine kulak vermenin, okumanın, öğrenmenin hazzını yaşatıyor. Zaten Cicero, "Doğmadan önce olanları bilmemek sürekli çocuk kalmaktır." diyen biri. 

Hepimiz, yaşlı olmak ve yaşlanmak üzerine düşünmeliyiz. Bu kitabı okurken hem tarih üzerine (BBC ve HBO ortak yapımı olan Rome isimli muazzam dizi aklıma geldi. Antik Roma uygarlığına meraklı olanlar muhakkak izlemeli derim.) hem de yazının çağları aşan gücü üzerine düşündüm.

Cicero (d. MÖ 3 Ocak 106 - ö. MÖ 7 Aralık 43)
Cicero'nun "Bir bahçen, bir de kütüphanen varsa eğer; ihtiyacın olan her şeye sahipsin demektir." sözüne yürekten katılıyorum.

Peki ama bunca yazıya ve tarihsel birikime uzaktan bakanlar ne görür, ne duyar acaba?
“Seneca, Cicero, Epikuros, Plutharkos gibi bilgelerin en hırpalayıcı özelliği, insanın akıl yürütme yetisinin iki bin yıl sonra mek parmak gelişmediğini kanıtlamalarıdır.” (Enis Batur, Kulak, Sel Yay., 2008)

17 Nisan 2017 Pazartesi

Bir Labirent Olarak Mürekkep

Henriette Browne, Enfant écrivant, 1870
Arapça; midâd, hibr, Farsça; siyâhî, zekab, zügâlâb, denilen sıvı yazı malzemesine Türkçede mürekkep denilmektedir. 

Üstad Uğur Derman, İslam Ansiklopedisi'nin mürekkep maddesinde bunun nedenini basitçe açıklar. Mürekkep sözcüğü de Arapçadır, terkip edilmiş, birleşik anlamındadır ama "Birkaç maddenin birleşiminden oluştuğu için Türkçe’de mürekkep denilmektedir."

Mürekkep sel gibidir ve tabiatı gereği kontrolü zor bir malzeme olduğundan, kalıcı olması da gerektiğinden hem binlerce yıl boyunca hem içeriğini oluşturan maddelerin, hem de akış yolunun (kalem) istikrarlı olması için çeşitli yöntemlerin denenmesi gerekti. Mesela basit bir metin için bile tüy kalemin binlerce kez hokka ile temas etmesi gerekiyordu. 

Nihayet 1880'lerde yazı araç gereçlerinin 6 bin yıllık tarihi boyunca en önemli gelişim yaşandı ve mürekkep akışı dolmakalem ile büyük ölçüde kontrol altına alındı.

Ya da öyle zannedildi. 

Mürekkebin tarihine baktığımızda aslında hiç kontrol altına alınamadığını görürüz. Bir damla mürekkep bile kâğıda düştüğünde yayılır. Fikirler de mürekkep sayesinde yayıldı, kâğıdın yüzeyinden aşağıdaki tabakalara indi. (Bu arada mürekkep boyut değiştirdi, somut olmayan mürekkep bile ortaya çıktı. Yine de analog verilerin kalıcı olduğunu bilenler bu yeni mürekkebi de yardımcı olarak kullandı ve fikirlerini yaymaya devam etti.)

Ancak mürekkebin en büyük sıkıntısı yine kendisini oluşturan sudur. (Dünyayı değiştiren bu sıvı yazı malzemesinin çok az bir kısmı yüzde 88 su, yüzde 12 boyar madde, çoğunluğu ise yüzde 98 su, yüzde 2 boyar maddeden oluşur. Önemli olan boyar maddenin kalitesidir.) Bu nedenle mürekkebin tutunduğu yerde durmasının zorlukları vardır. Nemli ortamlardan, sudan uzak tutulması gerekir.  

Her şeye rağmen, hatta kendisine rağmen mürekkep yol açar, yollara götürür. Aklınızda hiçbir şey olmadan yazı yazmaya başlayın, mürekkep kendi yolunu bulacaktır. Yazmaya başladığınızda belki de daha önce hiç düşünmediğiniz bir yere varacaksınız. Düşünceler de mürekkep ile birlikte akar. 

Yine de mürekkebin en büyük çelişkisi kendi yapısından kaynaklanır. 

İyiye, güzele giden yolda insanın da en büyük çıkmazı yine kendisi değil midir?

15 Nisan 2017 Cumartesi

Bir Labirent Olarak Kâğıt


Aşk mektubu yazan genç kız, Pietro Antonio Rotari (1707-1762)
Kitaplar hakkındaki kitaplar üzerine ilk kez ne düşündüm tam hatırlamıyorum ama bir dönüm noktası var. O da İletişim Yayınları'nın 10. yılına (1993) armağan olarak basılan Necip Asım Yazıksız'ın Kitap isimli kitabıydı. 

İletişim tuhaf bir yayınevidir, kapak ve kâğıt gibi şeylere pek önem vermezler. Onuncu yıllarını kutladıkları kitabın kâğıdı birazcık kalın da olsa 3. hamur ve asitli olduğundan bozulmaya teşne. Şimdilik bu güzel kitabın ilk ve son sayfalarında gördüğüm lekelerin zamanla artacağını düşünüyorum. 

Kâğıt işte böyle tuhaf bir şeydir, kimileri koruyucu ve bir sığınak gibi görür ama kendisini bile koruyamaz. 

Öte yandan kâğıt (ve türevleri) kadar geniş bir mecra da yoktur. Defterleri düşünelim: Başlangıçta her şey boşluktan ibarettir. Dolayısıyla bu labirentin duvarlarını siz oluşturursunuz. 

Kitapları düşünelim: Başkasının oluşturduğu bir labirentte (labirentlerde) yürümek ve düşünmek zorundasınız. Yabancılık hissetmek mümkün ama o labirentler olmasa kendimiz için bir Aedificium* inşa edemeyiz. 

Kâğıt öylesine güçlü bir nesnedir ki insanın kendisini inşa etmesine izin verebilir. 

Yine de çoğunluk en kolay yolu seçer, boş bir kâğıt istemez, başkalarının düşüncelerine göre hareket eder. Başkalarının taleplerine cevap verir, başkalarının çizdiği yolda yıkıma götürebilir. O zaman kâğıt bizi ezip geçer. Kendimiz olmak için doğru kâğıda ihtiyacımız vardır.

Bir kâğıt gibi çaresiz veya çok mu güçlüyüz?


*Gülün Adı kitabındaki dipnota göre, Latince yapı demektir. Daha dar anlamda ise, kamu yapıları anlamına gelir.manastırın yapılar bütünü içinde yer alan Aedifıcium'un birinci katında mutfak ve yemekhane, onun üstündeki iki katta da, yazı salonuyla kitaplık bulunmaktadır. 


14 Nisan 2017 Cuma

Bir Labirent Olarak Kalem


Umberto Eco'nun Gülün Adı isimli kült romanında, kahramanlarımız Baskervilleli William ve çömezi Adso, manastır kütüphanesinin kapıları kilitliyken mutfaktaki gizli geçitten kütüphaneye girerler. William ve Adso, şaşkınlık içinde labirente benzeyen bu dini kütüphanede Aristo'nun gülmeyi öven kitabının da bulunduğu bir dolu din dışı kitap da keşfeder.

Ancak asıl şaşkınlık başkadır: Kahramanlarımız dikkat etmezlerse rahatlıkla bu labirent yapı içinde kaybolacaklarını anlayıp dehşete düşer. 

Ben de kalemi bir labirente benzetiyorum. (Sizi bilmem de kalem deyince benim aklıma gayri ihtiyari dolmakalem geliyor.) 


Labirent düşüncesi oyalayıcı ve esrarengiz bir bilmece gibi görünebilir, oysa tedirgin edici yanı gizemli yüzünden daha baskındır.

Kalem tedirgin edicidir. 

Hakkında hiçbir gerçek delil olmadığı halde, çağlar boyunca hep aynı yöntemle uydurma kanıtlarla hapse atılan, ölen, öldürülen, yakılan yazarları ve düşünürleri hatırlıyorum. Gerçi hatırlamamak mümkün değil, sabah okuduğum gazetenin kitap ekinde aynı konuyla ilgili bir yazı vardı; 10 Mayıs 1933 gecesi saat 22.00'de yakılan 25 bin kitaptan söz ediliyordu. (Hemen yandaki ince sütunda ise günümüzde yaşanan bir adaletsizlikten söz ediliyordu.)

Binlerce fikir ve bir o kadar da kalem yakılmış, yakılıyor. Katı ve mutlakçı düşünceler de kaleme benzer, soğuk bir yüzü vardır. O noktada sanat yoktur artık. Zanaat ise yaşamasına izin verilen bir köledir sadece, biteviye tekrarlanan zararsız fikirleri yaymak için kafeste beslenir.

Ne zaman şöyle keyifle bir dolmakaleme uzansam gözümde tehlikeli resimler ve düşünceler beliriyor. Aklımın uzantısı kalemlere bakıyorum. Zanaat ve sanatı ayrıştırmak gerekmiyor. Hepsi şiir gibi bir arada.

Bazı kalemler bir heyecanla elimizden tutup bizi gizli geçitlerden devasa bir alana özgürlüğün meydanına getirir. Bazen uykudan uyanır ve çıkış yolunu aramaya başlarız. Karmaşık labirentlerden çıkmak zordur, hele labirent elinizdeyse çok daha zordur.


Not: Ortaçağ kütüphaneleri uzmanı Dr. John Ward, Gülün Adı'nı incelemiş ve romandaki hayali kütüphanede bulunan kitapların sayısının 85 bin civarında olduğunu hesaplamış. Dr. John Ward'ın bu konudaki "İskenderiye ve Ortaçağ'dan Getirdiği Miras: Kitap, Keşiş ve Gül" isimli enfes makalesini Dost Kitabevi'nin çıkardığı İskenderiye Kütüphanesi başlıklı derleme kitapta okuyabilirsiniz. Bu derlemeyi alanların öncelikle kitabın sonunda yer alan bu makaleyi okumalarını öneririm.

Manastırdaki labirenti gösteren kapağıyla: Il Nome Della Rosa