22 Haziran 2017 Perşembe

Olivetti, Dante, Salyangozlar ve Yarış Atları



Belki de daktilo tarihinin en güzel reklam çalışmalarını Olivetti yapmıştır.

Birkaç tanesine bakalım:

Dante Bey, ne yapıyorsunuz?


QZERTY: Sanki çizgilerin ölümsüz olduğunu ima etmiyor mu?

Olivetti gururu: Bakın yazı kültürü tarihinde tüy kalemden nerelere gelinmiş?

Zamanında öyle değildi ama günümüzde çok ironik duran bir ilan.



Peki bugün Olivetti nerede?

Telecom Italia ile birleşen Olivetti, günümüzde hesap makinesinden, 3D yazıcıya, fotokopi makinesinden pos cihazına kadar bir yığın şey üretiyor.

21 Haziran 2017 Çarşamba

Yerinde Çizer'i Beklerken




En sevdiğim bloglardan biri de Yerinde Çizer.

Her hafta Ahmet kardeşim yeni bir şey çizsin de göreyim diye sabırla beklerim. Bazen haftada bir, bazen de üç tane yazı yayımlar ve bu yazılara her zaman güzel çizgiler eşlik eder.


Merak ettiğim konular vardı. Ben de kendisiyle minik bir söyleşi yaptım. Benim için faydalı oldu, çizime olan hevesim ve sevgim arttı.Belki başkaları için de benzer duygular uyandırır diyerek Erguvan Kalem'de kendisini tanıtmak istedim.




Ahmet, ben seni Mürekkepbalığı dergisi dolayısıyla az buçuk tanıyorum. Yine de okurlar için kendini tarif edebilir misin? Çizime nasıl başladın?

Çizim yapmayı küçüklükten itibaren seven biriyim. Sonrasında üniversitede farklı projelerde tarihi eserlerin korunmasına ilişkin projelerde çalışma gibi bir fırsatım oldu. Bu projelerde bolca eskiz, kroki çizmek durumunda kaldım ve bundan inanılmaz zevk aldığımı fark ettim. Derken bir süre daha bu projelerden bağımsız olarak çizim yapmaya devam ettim. Benim gibi insanları araştırırken karşıma USK oluşumu çıktı ve şimdi bu insanlarla birlikte çiziyoruz.

USK, yani Urban Sketchers nasıl bir topluluk? Kimlerden oluşuyor? Bir dernek mi? Yoksa bağımsız ve gönül birliğine dayalı bir grup mu?
USK, 2007 yılında çoğunluğu gazeteci, illüstratör olan insanlar tarafından başlatılıyor. Bu yüzden çizerler daha çok muhabir gibi çalışıyor. Bir çizerin en büyük görevi o ana tanıklık etmek ve aktarırken gördüklerine olabildiğince sadık olmak. Hemen hemen tek şart bu diyebilirim. Burada estetik kaygılardan çok, hikaye anlatımı önemli. Bu şekilde şehre dair kırıntıları toparlıyoruz. Tüm dünyada, bu şekilde çalışan bir sürü çizerin resimleri toplanınca sonuç çok heyecan verici oluyor. Birde bunların arasında toplumun her kesiminden, değişik yaş ve meslek grubundan olan insanların da bulunduğunu düşünürseniz o zaman iş daha da ilginç bir hal alıyor. USK üyeleri arasında son derece başarılı sanatçılar olduğu gibi, benim gibi amatörce bir şeyler yapmaya çalışanlar da çok, onlardan bizde bu konuda çok şey öğreniyoruz. İşin en güzel taraflarından birisi de bu. USK benim için birçok şey ifade eden bir topluluk. İnsanların böyle güzel şeyler için de toplanıyor olması her şeye rağmen geleceğe ümitle bakabilmemi sağlıyor. 

Peki bu çerçeve içinde Yerinde Çizer nasıl bir blog? Benzerleri gibi mi? Sence benzer bloglardan farklı yönleri var mı?

Benzer bloglarla hemen hemen aynı çizgide ilerliyoruz. Fakat farklı şehirleri çiziyor olmanın yarattığı bir fark var.  
Neden çizim yapıyorsun? Çizim senin için ne ifade ediyor?
Çizmek kendimizi ifade etmenin hemen hemen en eski, en temel yolu. Belki konuşmayı öğrenmeden önce bile çiziyorduk. Yazmayı öğrenmemiz binlerce yıl aldı. O zamana kadar hep çizgilerle anlattık kendimizi. Bu yüzden bir şeyler çizerken, mağara duvarına resim yapan ya da Çatalhöyük’te Hasan Dağı’nın manzarasını duvara çizen o adam gibi hissediyorum kendimi. Aramızdaki binlerce yıla, farklı kültüre rağmen resimlerimiz üzerinden bir şeyler paylaşabiliyoruz. Bu düşünce bana çok güçlü geliyor. Bir de özellikle yeni bir yere gidip, bir defteri tamamen doldurabildiğim zamanlarda kendimi bir nevi seyyah gibi hissediyorum, bu duygu da insana zevk veriyor.

Blogunda ipuçları var ama nasıl çizim yapıyorsun? Aşamaları derli toplu olarak anlatabilir misin?
Çizerlerin çizim yapma şekillerini ben iki gruba ayırıyorum. Bunlardan ilki ve en zevklisi gelişi güzel biçimde, o anda elimizde çizmeye yarayan ne varsa, oturup çizmek oluyor. O anda toplantıda, yahut otobüs durağında olabilirsiniz. Elinizde kalem ve kağıt olduktan sonra gerisi önemli değil. Ben genelde çantamda küçük bir defter hep bulunduruyorum, bir nevi günlük gibi oluyor bu resimler. İkinci grup ise biraz daha disiplinli işliyor. Önceden çizim gününü planlayıp, sonrasında çantamızı hazırlayıp çizime çıkıyoruz. Yanımızdan eksik etmediğimiz bir de katlanır taburelerimiz var. Bu sayede her an her yerde oturup çizim yapabilme fırsatımız oluyor.  

Mürekkebe özel bir önem verdiğini biliyorum. En çok hangi mürekkepleri seviyorsun?
Ben biraz sıkıcı bir insanım bu konuda, aynı mürekkepleri bıkıp usanmadan severek kullanabiliyorum. Tek takıntım dayanıklılık. Bu yüzden Aniki ve Platinum Carbon mürekkeblerini çok seviyorum. Bu iki mürekkebe ek olarak bir de çini mürekkebini kullanmayı seviyorum. Bir iki dolarlık, ucuz Dollar Demonstator dolmakalemlerden her sene beş altı tane alıyorum, ucuz oldukları için gönül rahatlığıyla çini mürekkebi doldurabiliyorum. Bu kadar ucuza gayet başarılı iş çıkardığı için bu kombinasyonu da çok seviyorum. 

Kaçınılmaz olarak kalem ve kâğıt tercihlerini de sormak isterim.
Yanımdan ayırmadığım üç tane yol arkadaşım var, bunlar bir adet Lamy Safari, Platinum Carbon Desk Pen ve bir adet de Faber Castell TK Fine Vario L 0.5 mekanik uçlu kalem. Bu üç kalem yıllardır onca zor şartlara rağmen asla beni yarı yolda bırakmadı. Bu sebepten hep yanımdalar. Bunların yanında Ali Bey’in defterlerinin müptelasıyım. Bu kadar şık, sağlam ve sade defterleri yapan bir usta yanı başımızda olduğu için şanslıyız. Bir de Clairefontaine var. Clairefontaine tarafından üretilen kağıtların çoğunu ben çok başarılı buluyorum.


Son olarak, çizimlerini ve Yerinde Çizer blogunu bir bütün halinde düşünerek sorayım: Neler öğrendin?
İlk hareketin en önemli şey olduğunu öğrendim. Evde acaba nasıl olur diye kendi kendime sorarak geçirmektense, çıktım ve çizmeyi denedim. İlk denemem başarısızlıkla sonuçlanmış olsa da ilk adımı atmış oldum. Bu herhalde öğrendiğim en önemli şey. Başarısızlık düşüncesinin, başarısızlığın kendisinden daha çok rahatsızlık verdiğini fark ettim. Blog açmak göründüğünden çok daha zor bir işmiş, böylelikle bunu da öğrenmiş oldum. Özellikle açmaktan ziyade sürekliliğin sağlanması gerçekten çok zor bir işmiş. Umarım bunda başarılı olurum.
                             Yerinde Çizerlik Ekipmanları

13 Haziran 2017 Salı

Babalar Günü İçin En İyi Hediye

Milliyet, 21 Haziran 1981

Babalar Günü, maalesef hiçbir zaman Anneler Günü kadar popüler olmadı. Ancak bunda babaların sevgiden çok otorite ile bağlantılı olmasında büyük pay var elbette.

Hürriyet, 15 Haziran 1984
Hürriyet'te 15 Haziran 1984'te yayımlanan ilan bugün benim gözüme kravat ve gömleğin sıkıcılığına atıfta bulunuyor gibi görünüyor.

Cross'un ilanında kullandığı sloganı genelleştirmek isterdim: Siz Babanızı Babalar Günü'nde Kalem ile Hatırlayın!

Milliyet, 14 Haziran 1985

Montblanc her zaman tıpkı Rolex gibi bir çeşit büyülü çekiciliğe sahip başka bir dünya markası. Logonun siyah rengi yine ağır babalara özgü ağırbaşlılığı simgeliyor sanki.


Hürriyet, 20.06.1987
Çizgilerin bulunduğu ilanlar hep etkileyici. Şimdiye kadar gördüğüm en güzel Cross ilanı. (Bu arada Cross dünyada Amerika'dan sonra en çok Türkiye'de satılıyormuş. Turgut Özal, Ulusa Sesleniş programında elindeki Cross'u birkaç neslin kalbine bıraktı galiba.)

Neyse, sözü uzatmayalım babalık/annelik zor zanaat. Kadıköy Kitap Günleri'nde çocuğu ile birlikte gelip kitaplara bakan babalar insana umut veriyor. Ülkemizin bilgili, kültürlü anne babalara çok ama çok ihtiyacı var.

Şimdiden babalar günü kutlu olsun.

11 Haziran 2017 Pazar

İyi Dolmakalemin Özelliklerinden İkincisi


Waterman bu reklam çalışmasında bana pek söz bırakmamış. İyi dolmakalemin temel özelliklerinden bir diğeri de normal olmayan koşullarda (mesela eğimli bir yüzeyde) yazabiliyor olması.

Bu özellik neden önemli? Çünkü bazen kalemler bizi utandırır, cebimizde çantamızda gün boyu taşırız da tam ihtiyacımız olduğu zaman birden yazmayacağı tutar. Kaprisli kalemlerden uzak durun derim. Ortamı veya tutulduğu açıyı seçen kalemlerden bir hayır gelmez.

The Old Man and the Sea, Ernest Hemingway, Arrow Books, 1994


Waterman ilanı bana Ernest Hemingway'in İhtiyar Adam ve Deniz kitabını hatırlattı.

İhtiyar adam, bin türlü cefayla, nice mücadele sonucu o koca balığı sahile getirir ama gördüğü manzara acıdır. İşte kötü dolmakalem de böyledir. Hayal kırıklığı yaşatır.

İyi dolmakalem, iyi kitap gibidir. İspatı ortada; Hemingway yazmış.

8 Haziran 2017 Perşembe

Çizgiler ve Ziyaret Tepe'deki Asur İzleri


Asur medeniyetine ait arkeolojik kazı çalışmalarının belgelendiği Ziyaret Tepe : Asur İmparatorluğu'nun Anadolu Sınırlarını Keşfederken isimli kitabı okurken bir sayfada şahane bir çizimle karşılaştım. 


Bu tür çizimler fotoğraflardan çok daha etkileyici geliyor bana. Şu sandalyenin duruşu, masanın üzerinde ve çevredeki eşyanın görüntüsü çizgiyle başka türlü duruyor. Kışkırtıcı bir yanı da var: Elime kalemi alıp çevrede ne varsa deftere çizesim geliyor.



Tekfen Vakfı'nın yayımladığı kitap, umduğumun aksine bilimsel bir kazı çalışması sürecinin son derece detaylı belgelenmesinden ibaret. Kitap muhteşem orası ayrı, ben daha çok bilimsel makalelerin bulunduğu sıkıcı bir kitap bekliyordum. Tam aksine , renkli neşeli, her sayfası çizim ve fotoğraf dolu bir eserle karşılaştım. Kitabın kâğıdı da çok şahane. 

Ziyaret Tepe kitabına çok özen gösterilmiş, üzerinde çok çalışılmış. Böyle güzel eserlerin çoğalmasını diliyorum.

6 Haziran 2017 Salı

Kadıköy Kalem Günleri



Dolmakaleme meraklı olunca kitap fuarı da olsa konu ister istemez bir yerde yazıya çiziye geliyor. Kadıköy Kitap Günleri'nde karşılaştığım yakışıklı arkadaşım Mithat ile Jaguar Kitap standında karşılaşınca epeyce sohbet ettik.

Akşam vakti, (fuar 22.00'ye kadar açık) en son Metis'in yayımladığı bilimkurgu kitaplarından konuşuyorken, Mithat kardeşimin gözü gömleğimin cebindeki bir kaleme takıldı, nasıl yazıyor diye merak etti. (Mithat ile konuşurken aklıma 2012'de Savoy Pastanesi'nde başladığımız dolmakalem toplantıları geldi. Şimdilerde arası uzadı toplantıların, gazete, dergi derken fazla vakit olmuyor.)

Derken Mithat, Metis'ten aldığı, içine Jaguar kitaplarını koyduğu kâğıt çantanın üzerine yazılar yazdı ve zamanında 25 liraya aldığım dolmakalem üzerinden yine bilimkurguya dönerek konuşmaya devam ettik.

4 Haziran 2017 Pazar

9. Kadıköy Kitap Günleri



9. Kadıköy Kitap Günleri dün başladı.

Haydarpaşa Garı'nı gezerken 80'lerdeki, 90'lardaki Tüyap Kitap Fuarı'nın Tepebaşı'ndaki zamanlarını hatırladım. Tepebaşı'ndan Beylikdüzü'ne taşınınca kaybedildiğini düşündüğüm o ruhu yeniden gördüm.



Gezdiğim yayınevleri içinde ilk defa bir kitap fuarına katılan Jaguar Kitap'ın standı (çalışanlar arkadaşım diye belki) bence en güzeli diye düşündüm. Edebiyat üzerine sohbet etme fırsatını da burada buldum. Özellikle yayınevinin sahibi Behlül Dündar'ı görürseniz, yayımladığı kitaplar ve yazarlara ilişkin sorular sorun derim, o heyecanlı tavrıyla öyle güzel anlatıyor ki kitaplara bir başka gözle bakıyor, daha bir değer veriyorsunuz.



Dünün bir başka güzel yanı Enis Batur konuşmasıydı. EB kütüphane üzerine ufuk açıcı bir konuşma yaptı. Konuşmanın sonunda kalem, kâğıt ve mürekkebe ilişkin bir soru geldi. Enis Batur, sivri uçlu dolmakalem kullandığı söyledi. Eskiden kesik uçlu kalemleri severdi oysa, demek ki zamanla tarzı değişmiş.

Fuar çok güzel, imkanınız varsa muhakkak gezin.

Ne varsa aydınlık insanlarda var.

3 Haziran 2017 Cumartesi

Atatürk'ün El Yazısı Üzerine



Peyami Safa'nın Milli Mücadele kahramanı, devrimci lider, bağımsız Türkiye Cumhuriyeti'nun kurucusu ve saymaya doyulmayacak özelliklerin sahibi Mustafa Kemal Atatürk'ün el yazısı üzerine 1954'te yazdığı yazıyı hiç bilmiyordum. Güzel şeyler yazmış.

Milliyet, 23 Kasım 1954
Atatürk'ün el yazısı ile 10. Yıl Nutku notları

1 Haziran 2017 Perşembe

Arkhe-Logos



Sıkıcı olduğu söylenen dergilere bayılırım.

Geçen gün bir kitabevinin dergi reyonunda gezinirken küçük çaplı bir tartışmaya şahit oldum. Duyduğum sözler üzerine döndüm ve sıkıcı olmakla itham edilen dergilere bir kez daha baktım.

Baktığım dergiler sayıca azdılar ama bu azlıkları kimi insanlar için rahatsız edici olmalarına engel değildi. Evet, içlerinde sıkıcı diye yaftalanan makaleler de vardı belki ama heyecan verici çalışmalar da mevcuttu. Çünkü belki klişe bir ifade ama tekrarlamakta fayda var; "sıkıcı" yaftası bir önyargı kalıbıdır. Tam tersine uzak durulması gerektiği söylenen çoğu dergi ve kitap içinde ufuk açıcı bilgiler bulunur. Tıpkı dolmakalemin, defterin ve kitapların yerine, cep telefonlarının, tabletlerin, bilgisayarların ve diğer sayısal teknolojilerin geçtiğini düşünenlerin dünyaya bakışı gibi tek yönlü ve acımasız bir değerlendirmeydi duyduğum.

Üstelik neye göre kime göre sıkıcı? Sosyal medya (Facebook, Twitter, Instagram), sinema, tv ve popüler şarkı kültüründen beslenen insanları düşündüm. Onlar bu dergilere ve kitaplara bakmaz bile, görmezden gelir. Çoğu insan şöyle düşünüyor: Elindeki cep telefonu dünyayı anlamak için yeterli. Sahiden öyle midir? Neden aklımızı bir ışıldayan bir ekrandaki akıp giden görüntülere ve kerameti kendinden menkul yüzeysel bilgilere emanet ediyoruz?

Bu noktada aklıma, daha önce de bir yerde yazdığım, Haruki Murakami'nin Sahildeki Kafka kitabındaki bir cümle geldi:

“Şu dünyada insanlar can sıkıcı olmayan şeylerden hemen bıkarlar. Bıkmadıkları şeyler ise çoğunlukla can sıkıcı şeylerdir.”

Farkındayım sözü çok uzattım, kusura bakmayın. Bir çeşit haksızlığa uğramışlık duygusuyla yazdım ve daldan dala atlayarak konuyu sayısal teknolojilere getirdim ama yazımın asıl konu Arkhe-Logos dergisi.



ARKHE-LOGOS

Önce Arkhe-Logos dergisinin 3. sayısı ile karşılaştım ve çok beğendim. Hakemli dergilerden haz alacağımı bilmezdim. Dün de 2. sayısını aldım. Üçüncü sayıda C. Cengiz Çevik'in Diogenes ile ilgili efsane bir makalesi var. Yazı o kadar iyi ki dipnotlar, özet gibi kısımlar filan olmasa günlük bir gazetede bile yayımlanır. Üstelik kimse akademik bir makale olduğunu bilmeden severek okur. Hatta bence Diogenes makalesi, severek okuduğum gazeteler; Milliyet, BirGün ve Cumhuriyet gazetelerindeki nice köşeyazısından veya bazen tam sayfayı bulan makalelerden çok daha heyecan verici.

Arkhe-Logos'un ikinci sayısında ise gözüme kestirdiğim yıldız makale  "Felsefede Cogito ve Sanatta 'İmza' Örneklerinde Modern Öznenin Ortaya Çıkışı" oldu. (Harun Reşit Soya, Martı Esin Şemin)

Bu makale de çok merak ettiğim soruları yanıtlıyor:

Tarihte ilk defa yaptığı bir sanat eserine imza atmayı kim veya kimler akıl etti?

Bir sanat eserindeki ilk imza kime aittir?

Bence çok daha da önemlisi imza atmak bugün bize normal geliyor ama arkasındaki düşünce nedir, geçmişte de her zaman böyle miydi?

Eski insanların düşünce yapısı nasıldı?