25 Mart 2017 Cumartesi

Düşünce Çizgileri

John Berger'ın Bir Fotoğrafı Anlamak kitabından

Okuduğum bazı kitaplara düşünce çizgileri bırakıyorum. 

İleride aynı kitaba dönüp "Burada ne oldu?" ya da "Burada ne var?" diye ayrıca düşünmek istiyorum.

Zaten harflerin kendisi de bilmeyene bir bilmece değil midir?

24 Mart 2017 Cuma

Defterin İyisi Güzeli Nasıl Olmalı?

Çizim için ideal iğne uçlu kalemler (uni-pin yeni, şahane bir kalem), Aniki defter.

Kimileri kalemlere büyük önem verir, ben galiba defterleri daha fazla seviyorum. Lakin şu defter bu defter demek yerine, iyi defter arayışı üzerine çeşitli başlıklar altında notlar almıştım.

KAPAK ÜZERİNE


Her fırsatta kırtasiyeleri geziyorum ve defter bölümlerine de uğruyorum. Kapağında firma adı veya abuk sabuk bir motto (şiar, düstur, özlü söz, hayat görüşü) yazan defterleri sevmiyorum. Kapak kâğıdı kötü olan defterleri hele hiç sevmiyorum. Aradığım şey, dokunduğumda duygusunu hissedebileceğim bir kapak kâğıdı. İkincisi üzerine yazı yazılabilecek bir kapak olması. (Kapağa da not almayı severim. İçindekiler kısmını kapağa yazmak çok basit ve iyi bir yöntem. Maalesef daha kâğıdına gelmeden sadece kapağından dolayı birçok defter gözümden düşüyor. Geriye çok az defter kalıyor. Hatta kalmıyor. Çünkü bu durum üzerinde yazı olmayan kaliteli bir tişört aramak gibidir. Nadir bulunur.


İngiliz yapımı Osmiroid 135, Aniki defter ve Tarih Vakfı'ndan enfes bir eser: Hüve'l Baki (İstanbul'da Osmanlı Mezarlıkları ve Mezar Taşları)

BOYUT ÜZERİNE

Şair Nihat Ateş'in büyük defterleri sevmesine hep şaşırmışımdır. Oysa çok yazdığı için yerden göğe haklı. Bense A6 boyutlarındaki defterleri seviyorum. Uzun uzun yazacaksam da A5 boyutundaki defterlerden iyisi yoktur bence. Boyut konusu kişiseldir. Biraz da günlük pratikle ilgilidir. Eğer çizime düşkün değilseniz büyük defterleri günlük hayatın akışı içinde taşımak zor. Küçük defterler her zaman kolayca taşınır, bir çantaya gereksinim duymaz, çok da önem atfetilmediğinden rahatça yazılır. (Değerli defterler ise evde hiç mürekkep görmeden ölmeye yatar.)


Şule Gürbüz, Öyle miymiş?, Aniki defter, Faber-Castel TGS-1, 0.8 uç.


KÂĞIT ÜZERİNE

Kâğıt en önemli mesele. Eskilerin güzel bir sözü var: Mütemmim cüz, yani olmazsa olmazı, defterin ayrılmaz parçasıdır kâğıt. İyi bir defteri iyi yapan da kâğıdıdır. Kapağı ne kadar efsane olursa olsun, kâğıda bakılmalı, defterin ruhu oradadır.


Kâğıt, kaliteli bir dolmakalemin ucu gibi güzel olmalı, perdahlı, pürüzsüz olmalı. Resim, çizim için pürüzlü, perdahsız kâğıtlara ihtiyaç duyulabilir, orası ayrı. Dolmakaleme uzaylı bir varlık gibi davranacak defterler işime yaramaz sayılır benim için. (Gerçi onları da değerlendirmenin yolları var, ben gazete kesiklerini yapıştırıp kötü kâğıtlı defterleri işe yarar bir hale getiriyorum.) 

23 Mart 2017 Perşembe

Okuma Notları 7

Memduh Şevket Esendal (1883-1952)
Bugün tesadüfen 2012'de aldığım bir notu okudum.

Kısa öykülerin büyük yazarı Memduh Şevket Esendal bir dolmakalem tutkunuymuş. Her gittiği yerden özellikle Parker, Pelikan, Eversharp marka kalemler toplarmış. 

(Kızıma Mektuplar, Memduh Şevket Esendal, Derleyen: Muzaffer Uyguner/ Bilgi Yayınları, 2001)

MŞE, kendi öykücülüğünü ve yalın Türkçesini ise şöyle anlatıyor: 

“Edebiyatı bilmediğimden, marifetsizliğimden sade yazmışımdır. Bilsem, öyle düpedüz yazar mıyım hiç? Köylü bir şeyi söylerken dikine, olduğu gibi söyler... Neden? Süslemesini bilmez, benzetmesini bilmez, anlatmasını bilmez de ondan... Marifetli insanlar öyle yapmazlar. Sözlerine, yazılarına marifetlerini sokarlar, hünerlerini gösterirler... Aslını sorarsanız marifet hayatın içinde, hayata uymayan bir şeydir. Benim dilim kısa... İstediklerimi anlatabilmek güç.” 

(Aktaran Memet Fuat, Varlık, Haziran 1952)

21 Mart 2017 Salı

Anouar Brahem ile Kara Kediler

Fotoğraflar zamanda asılı kalan notlar gibi. (foto: Life)

Harfler, kelimeler, siyah kediler gibi geçiyor ömrümüzden. 

"Le pas du chat noir" dinliyorum. Bu müzik beni garip bir hüzne sürüklüyor. 

Elimde kalemle, gazeteden kestiğim haberlerin kenarına notlar alıyorum.

Yazı, sükunet ararmış, bilmem ne kadar doğru, belki de sessizlik bir yazı arıyordur kendine. 

Müzik sona erdiğinde kulaklarımda sanki bir süre daha gölgesi dolaşıyor.

Bilgisayar ekranında bir köşede "7277 dosya işlendi" yazıyor. Dosyalar işlenip duruyor. Düşünüyorum da dünya Sumer uygarlığından önce de hiç sakin değildi, yazı sadece bir başka boyut getirdi dünyamıza. Tıpkı fotoğraf gibi, tıpkı dünyayı paylaştığımız kediler gibi her şey kendi havasını soluyor.

Kediler, harfler gibi, kelimeler gibi geçip gidiyor hayatımızdan. 

17 Mart 2017 Cuma

Üşenme, Yaz

Marguerite Yourcenar, Hadrianus'un Anıları, Adam Yayınları, 1984 (Adam Yayınları artık yok, Helikopter Yayınları bu kitabın çok güzel bir baskısını yayımladı. Fakat Yourcenar deyince aklıma Zenon gelir. Yeni baskısı yok, zor bulunur ama müthiş bir kitaptır, düşünen her kişiye lazım.)


Teknoloji bizi ele geçirdikçe daha bir üşengeç oluyoruz galiba. Eskisinden daha az yazıyorum mesela. Bir dengesini de bulmak istiyorum, yardımcılar olmadan dengeyi kurmak zor ancak iyi ki kitaplar var. Düşünceleri iyileştirici, uyandırıcı (bugün de uyku günüymüş!) olmayan insanlar çok yanıltıcı oluyor. Ne yazık ki her köşede bu insanlardan bir tane var. En tehlikelileri de örgütçü olanlar (aşırı özgüvenlerinden, bilmedikleri hiçbir konunun olmayışlarından onları hemen tanırsınız). Ben düşünce olarak hiçbir yapılanmaya uzun süre dayanamıyorum. Bireyin özgür ruhunu ele geçirmek isteyen her türlü acı-tatlı baskıyı yıkmak gerektiğini düşünüyorum. Ne yazık ki örgütçü insanların kendilerini çok sevdirmek ve hemen yandaş toplamak gibi bir özellikleri vardır. Benim gibi bireysel takılanlar ise her zaman yalnız kalır. Şüpheci bir yanım olduğundan insanları uyarmak istesem de kimseyi ikna edemiyorum. Bu insanları telefon dolandırıcılarına benzetiyorum. Hani binlerce liralık birikimlerini, evlerini, arsalarını dolandırıcılara kaptıranlar vardır ya. Onlar telefonda konuşurken, "seni kandırıyorlar" deseniz de ikna olmazlar. İnsan tuhaf bir varlık. Çoğu insan kötüyü yüceltmekte, kötülüğü sıradanlaştırmakta yarıştığı halde bu durumun farkında bile değil. Kaçmak, uzak durmak gerek.

Ben de her fırsatta kitaplara sığınıyorum. Okumak büyük devlet. İyi kitaplar okudukça da yazası geliyor insanın. Meslek hastalığı galiba (arşivciyim) yazdığım, okuduğum her şeyin kenarına bir tarih karalarım. Sahaflarda karşıma çıkan bazı kitaplarda da yazılmış tarihler görüyorum. Bu tarihler zamanın içindeki yolculuklar gibi.

Geçenlerde, Pierre Assouline üstadın yazdığı, Yüzyılın Gözü Henri Cartier-Bresson kitabını ikinci kez okudum (YGS Yayınları, 2007) efsane bir eser. Sevdiğim insanların biyografilerini okumaya bayılırım. Kitabın sonundaki sayfaya baktığımda 2007'nin son aylarına ait bir tarih yazdığımı gördüm. Böylece 10 yıl sonra aynı kitaba bir kez daha döndüğümü, yeniden okumakla çok mutlu olduğum için iyi bir şey yaptığımı anladım. Böylece ikinci tarihi ekledim. Benden sonra okuyanlar da bu tarihleri görecekler. Bu da bende tarif edemeyeceğim bir duygu uyandırıyor. Zamanda bir çeşit bağlantı. İnce bir bağ. Dünya üzerinde olmasak bile nesneler aracılığıyla haberleşme olanağı.

Eskiden kütüphanelerden aldığım kitapların arkasındaki kâğıt cebin içinde benden önce okuyanların isimlerini ve kitabı ödünç aldıkları tarihi gösteren kartlar bulunurdu. O kartları da ayrı bir severdim. Mürekkebin kâğıda düşerken izlediği yollara, isimlere, sayılara bakar dururdum. Ben de onlardan biriyim derdim. Bu kitabı okurken yalnızım ama aynı kitabı okuyan kardeşlerim, arkadaşlarım var, demek ki aslında yalnız değilim diye düşünüyorum.

Kendime her gün şöyle sesleniyorum: Üşenme, düşün. Üşenme, yaz.

15 Mart 2017 Çarşamba

Dolmakalem Klipsi


Bilmem hiç dolmakalem klipsleri hakkında hiç düşündünüz mü? Günümüzde hemen her kalemin bir klipsi var ama dolmakalem klipsinin hikayesi başka.

İlk dolmakalem klipsi 1905'te icat edilmiş. Bugün sıradan bulduğumuz bir özellik ama klips icat edildiği günden bu yana sürekli geliştirildi.

Tarihteki ilk klipsler minicikti.

Aslında klips, bir rock grubundaki bas gitara benzer. Olduğu zaman farkında değiliz, yokluğu ise hemen anlaşılır. Klips de böyle bir nesnedir. Çok da önemli olmayan bir parça gibi görünür ama bir kalemde klips olmayınca hemen yadırgarız. Gerçi bu da bir görgü ve kültür meselesi. 

Bazıları hiç klips sevmez, gömlek cebinde de taşımaz. Uzakdoğu kültüründe ise gördüğüm kadarıyla klipse batıdaki kadar önem verilmiyor. El yapımı kalemler doğal olarak değerli kimono kumaşlarından kılıflarda taşınıyor. Bu durumda zaten klipse hiç gerek yok bence.
Osmanlı dönemi ahşap kalem kutusu

Kamış kalem kültürünün olduğu şark coğrafyasında ise kalem kutuları vardır. Üstelik her biri yazı kültürü tarihindeki eşsiz sanat eserleridir.
Osmanlı dönemi gümüş divit.
Mürekkep ve kamış kalemlerin birlikte taşınabildiği divitler de başka bir dünya ve yazı konusudur. Divitler, hançer gibi kuşakta taşınıyordu. Divit ve kalem kutusu çağında henüz gömleklerin yakası da cebi de yoktu. (Gereksiz bir ayrıntı, ilk gömlek giyenler Eski Mısırlılardı.)




Dolmakalem tarihinin kilometre taşlarından biri, Lewis E. Waterman 1884 tarihli bir patent.

Hemen her yerde daha klips diye bir şey ortada yok iken, kalemler ahşap veya metal kutularda taşınıyordu. Doğal olarak ilk icat edilen dolmakalemlerde klips filan yoktur. Gerçi dolmakalemi icat edenler bir olmamışlık duygusunu 20 küsur yıl kadar yaşadıktan sonra klipsi de icat etmekte gecikmediler.


İlk dolmakalem klipsi için 1905'te alınan patent. (Yine bir Waterman icadı.)

Böylece klips kalemlerde tarihsel olarak önce Batı kültüründe bir yer edindi.


Pelikan 120 ve 140'ların efsane klipsi.
 
Batı dünyası çok daha pratik düşünce sistemine sahip olduğundan klips zamanla çok önem kazanmış ve çeşitlenmiş. Üstelik öyle ayrıntılar var ki konuya vakıf olmayan biri hayret edebilir. 

Parker 51, kült kalemlerden.


Mesela sadece tek başına Parker firmasının halk arasında "gömlek düşmanı" olarak da bilinen) ok ucuna benzeyen klipsinin zengin bir tarihi var ve hakkında kitap bile yazılabilir. 

Parker 51

Parker 61 klipsleri
Parker Vector (kalem ucuzladıkça ok da sadeleşmiş)


Parker kalemlerindeki ok figürünün tarihsel bir gelişimi var, önceleri (1930'lardan itibaren) daha ayrıntılı ve çok süslü iken günümüze doğru kimi zaman ayrıntılardan kurtulup daha sade ve daha stilize bir ok figürüne dönüştüğü de oluyor. Yani klips figürü basit bir ok değil, kalemin ucuna bile yerleştiği oluyor firmanın da simgesi ve ayırt edici bir özelliği oluyor.

Lamy Al-star

Klips bir yerde firmanın kimliğinin temel öğelerini, tavrını gösterir ama diğer yandan kullanıcının yaklaşımını da etkiler. Lamy Safari ve Al-star gibi modellerin 1980'lerden bu yana özellikle genç insanlar arasında çok tutulmasının bir nedeni de klipsinin ataşı andırması değil midir? Düşünüyorum da ataş bir zamanlar o kadar çok kullanılan bir nesneydi ki hemen her yerde bulunurdu. Şimdilerde azalsa da çatal-kaşık gibi basit ama temel bir ihtiyacı karşılamaya devam ediyor ve halen her kırtasiyede bulunuyor. Dolmakaleme hiç aşina olmayanlar Lamy Safari gibi kalemleri klasik dolmakalem havasından uzak ve kendilerine daha yakın bulurlar. Renk önemli bir faktör ama diğer Lamy modelleri (en kült model Lamy 2000 mesela) Safari'den çok daha iyi olmasına rağmen o kadar popüler değildir, bunda klipsinin de payı var bence.


Scrikss 419

Benim en sevdiğim klips ise Scrikss 419'un klipsi. Bu klips, temiz duruşu, aşağıya doğru genişleyen kanatları, "S" harfinin bulunduğu alınlık kısmı, çizgilerinin sadeliği ve zarafetiyle bence bir başyapıt.

Ayrıca eklemeden geçemeyeceğim, Scrikss 419'un klips tasarımı bana Romalı askerlerin kullandığı Gladius isimli kısa kılıcı hatırlatıyor.
Antik Roma Kılıçları

Yılan veya kartal şeklinde fantastik klipsler de var. Çıkartılıp takılabilen Kaweco klipslerini de ilginç bulmuşumdur. Graf von Faber-Castell kalemlerindeki yaylı klips de çok kalitelidir.

Visconti Van Gogh Amber


Ancak şimdiye kadar kullandığım en rahat klips Visconti kalemlerindeki simgesel anlamları bulunan köprü şeklindeki yaylı klips.

14 Mart 2017 Salı

Dolmakalem Ucu Nasıl Temizlenir?

Lamy 25P ve Emektar mürekkep temizleme bezi


Dolmakalem uçlarının, mürekkep çekildikten sonra kâğıt mendille, peçeteyle veya neredeyse zımpara gibi kağıtlarla temizlendiğini gördükçe dehşete düşüyorum.

Bence yumuşak ve emici bir bez kullanmak her zaman en güzel yöntemdir.

Kendinize güzel bir bez edinin ve dolmakalemin ucunda o kâğıt peçetelerle silip bir türlü silinmeyen, her silme teşebbüsünde uçta dağılan mürekkep izlerinden kurtulun. Kâğıt peçeteler muhakkak olmalı ama masaya veya üstünüze mürekkep dökülmemesi için bir tedbir unsuru olarak kalmalı sadece.

Üstelik hiç belli olmaz, çöpe atılan kâğıt peçetelerin aksine, mürekkep silme bezimiz belki bir gün meşhur soyut ressam Jackson Pollock'ın 1948'de yaptığı "No: 5" isimli tablosu gibi 140 milyon dolara satılabilir.


Jackson Pollock, No: 5, 1948

NIB CLEANER / UÇ TEMİZLEYİCİSİ

Montblanc nib cleaner / uç temizleyicisi. Her kutuda 8 adet mevcut.


Mürekkep lekelerini bez ile temizledikten sonra uç temizliğinin son aşamasında şık çözümler arayanlar için Montblanc gibi bazı firmaların çok kaliteli ürünleri var.

Montblanc nib cleaner / uç temizleyicisi

13 Mart 2017 Pazartesi

Yazma Biçimleri


Kimi çok yakından yazar. (foto: Fireanjoy)

İlkokul çağından beri insanların nasıl yazdıklarına karşı takıntılı bir ilgim var. İlk şaşkınlığım solaklar olmuştu ama son şaşkınlığım olmadı tabii. Solak bir arkadaşla aynı sırayı paylaşmaktan kaynaklandığını düşünsem de nasıl yazı yazıldığı daha sonra da hep merak ettiğim bir konu oldu.

Kalemi tutma biçiminden, yazma üslubuna (hem tavır hem biçim olarak) kadar nasıl yazıldığı bence çok önemli bir konu. Yazarların, şairlerin, bestecilerin ve fotoğrafçıların yazıyla ilişkilerine dair her makaleyi büyük bir iştahla okuyorum. Yıllar önce galiba Enis Batur yazmıştı: Sevdiğim Rus besteci Aleksandr Skriyabin mesela yanına not defterini, kalemini almadan sokağa çıkmazmış.

Belki o yüzden Skriyabin'in eserleri bana sokakta yürüyen birinin aldığını notları hatırlatıyor.


Aleksandr Skriyabin'in elyazısı
Aleksandr Skriyabin (1872-1915)

Ne kadar farklı el varsa o kadar farklı yazım tarzı var. Kimi masada yazmayı sever, kimi ayakta. Kimi kalemi bükmeye çalışır gibi yaparak yazar, kimi kalemi normalden farklı bir açıyla tutarak yazmayı sever. Kimi benim gibi aynı harfi ikinci kez yazmak gerektiğinde küçük bir değişiklik yapar.

Ben yürürken de yazmayı severim mesela ama rahmetli Oliver Sacks gibi değil, aklıma bir fikir geldiğinde her şeyi bir kenara atamıyorum, daha sakin bir şekilde not alıyorum. Yürümek, düşünceyi derinden etkileyen bir eylem. Doğal olarak hiç düzgün bir yazı olmuyor ama zaten düzgün bir yazı istemiyorum. Yıllar boyu üzerinde ustalaştığım yazı karakterlerim gayrımuntazam olduğundan hoşuma da gidiyor, yürürken yazmayı herkes bir denemeli. Küçük bir defter gerekiyor.

©Frank Horvat

Masada yazıyorsam ve yalnızsam eğer kâğıda iyice yakınlaşırım. Her şeye yakından bakmayı severim. Lakin birileri varsa yanımda utandığım için kâğıda karşı biraz mesafeli davranıyorum ama üzülüyorum da çünkü kâğıt, kalem ve mürekkebin birlikteliği çok büyüleyici bir güzelliğe sahip. 

10 Mart 2017 Cuma

Faber-Castell Ecco Pigment

Bazen net ve keskin çizgiler gerekiyor.

Erguvan Kalem okurlarının iyi bildiği gibi dolmakalem başta olmak üzere, teknik çizim kalemleri ve kurşunkalemleri çok severim. İhtiyaçlar kararlarımıza yön veriyor, çünkü bazen net ve keskin çizgiler gerekiyor, iyi kötü her türlü kâğıt yüzeyinde arşiv kayıtları için bir mikron bile dağılmayan bir mürekkep olsa diyordum.

İşte zamanla mahçup bir zevk gibi kalemlerim arasında kendi mütevazı yerini alan 6-7 liralık bir kullan-at kalemini anlatmak istiyorum. Şimdiye kadar neden anlatmadığımı da bilmiyorum gerçi, ihmal ettiğim bir tür bu fiber uçlu çizim kalemleri. Çantamda her zaman bir tane fiber uçlu kalem bulunur. Özellikle Faber-Castell Ecco Pigment bence bu türün en hoş kalem serisi. (Bu tür kalemler üreten Staedtler, Artline ve Pilot markaların ürünleri de hiç fena değildir. Çizimle ciddi olarak ilgilenenler için seçenekler çok.


(Bu arada itiraf edeyim kalemler arasında galiba sadece tükenmezkalem konusunda katıyım, nedense bir türlü sevemedim, çok iyisi de var ama kâğıda bastıra bastıra yazmak hoşuma gitmiyor. Aşırı düşkün değilim ama mekanik kurşunkalemleri de çok seviyorum. Böyle deyince aklıma Kalemmalem blogunun efendisi Reha kardeş geldi hemen. Onunla konuşurken özellikle Pentel konusunda ortak bir beğenimiz olduğu ortaya çıkmıştı. En son beş hafta önce yazmış, yeni bir yazısını bekliyorum.)

Narin ve kırılgan bir uç gibi görünüyor ama görünüşe aldanmayalım, çok sağlam bir uç.
Ecco Pigment kaleminin özellikle 0.1 uçlu olanı kullanmayı seviyorum. Çok ince ama çok işe yarıyor. Bazen okuduğum bir metnin satır aralarına yazı yazma ihtiyacı duyuyorum. Bazen de kestiğim bir gazete kupürünün kenarına minik bir not almak istiyorum. Gazete kâğıdı bilindiği gibi en dayanıksız kâğıt türüdür. Her şeyden etkilenir. Dolmakalemlerden sadece Pelikan 120'lerin F uçları işe yarıyor ama her zaman değil, kılıç gibi keskin uçlar bazen kâğıdı bozuyor. Her neyse bir sürü takıntı işte. Fakat Ecco Pigment adeta mucize gibi dağılmadan, bozulmadan çok çalışkan bir kalem efendisi gibi her şekilde yardımcı oluyor.


Aniki defterler, kahve, Ecco Pigment ve Henri Cartier-Bresson'un hayat öyküsü.
Gelelim bu güzelin kusurlarına. Klipsi çok güvenilir bir tasarıma sahip fakat aynı zamanda göze pek hoş görünmüyor, daha estetik bir tasarım olabilirdi. Yegane kötü yanı kapağın ergonomisi değil tabii asıl mesele tek kullanımlık olması. Ancak bu görmezden gelebileceğimiz bir durum, çünkü Ecco Pigment efsane bir kalem. Kapağı çıkartınca gövdenin şahane duruşu yetiyor zaten, tutuşu kolay, yazıya hazır, hiç üzmüyor.

Metal uçlu teknik çizim kalemlerinin şöyle bir sıkıntısı vardır, kalemi dik tutarak yazmanız gerekir, lakin fiber (elyaf) uçlu kalemlerde böyle bir sıkıntı yok. İstediğiniz açıda yazabilirsiniz.

Ecco Pigment'in mavi, kırmızı ve yeşil olmak üzere başka renkleri de var, lakin bakındığım yerlerde göremedim henüz. Uç kalınlığına gelince 0.1'den başlayıp, 0.8'e kadar uzanan her türlü yazı için uygun uçları mevcut.

Çok güzel ama bunca övgüye değer mi? Abarttığımı düşünenler çıkabilir ama yalnız değilim.

9 Mart 2017 Perşembe

Blog Yazarı Ne İş Yapar?


Gazete okumayı severim, hafta sonu eklerini ise daha çok severim. Önce biriktirip sonra vakit buldukça uzun uçlu arşivci makasımı çıkarıp önemli yazıları kesiyor ve saklıyorum. Bir kenarda kalmış 26 Şubat 2017 tarihli Hürriyet Pazar'ın 13. sayfasında Vedat Milor'un "Değerlendirmeleri nasıl yapıyorum?" başlıklı yazısını okurken dikkatimi çeken bir cümleye denk geldim:

"Seçici bir yemek eleştirmeninin bir anlamda lokantacılara bedava danışmanlık yaptığını düşünüyorum. Çocuğunuzun okul ödevini dikkatle okuyup notlayan bir hoca gibi.  Bir yandan görevini yaparken, diğer yandan anlayan ve ileri gitmek isteyen çocuklara ve dolayısıyla onların ailelerine faydası dokunuyor. Kutsal bir ilişki..."

*** 

Sıkıcı bulduğum bir kitap: Claude Lévi-Strauss, Bakmak Dinlemek Okumak, YKY, 2016

Toplam 7 yıldır bu blogta, Erguvan Kalem'de yazıyorum, üstadımız Ali İkizkaya'nın blogu "Yazmak Keyiftir" ise Erguvan Kalem'den daha eski.

Geçmişten günümüze, yeni yeni yazan arkadaşlara da bakarak düşünüyorum: Biz tam olarak ne yapıyoruz?

Genel olarak blog yazarlarının tıkandıkları veya açık sularda gezindikleri her konu yazı kültürü blog yazarları için de geçerlidir diye bütün bu yazıda belirli ve özel bir alana ait olduğu düşünülen her ayrıntının genel olan için de geçerli olduğunu düşünüyorum. Yani blog yazarları (iyisi, kötüsü, doğru düşüneni, bilgi kirliliği yaratanı, akıllısı, cahili, çekiliş yapanı, yapmayanı, indirim kuponu vereni, vermeyeni, kibirlisi, mütevazı olanı... dahil hepsi) temelde Vedat Milor gibi düşünür, kendince bir yere bağladığı değerlendirmeler yapar.

Elbette herkes kendinden sorumlu. Başkaları adına konuşamam, öyleyse kendi adıma konuşayım: Zaman zaman çok bunalıyorum, gördüğüm tuhaflıklar, anlam veremediğim davaranışlar nedeniyle canım sıkılınca yazmaya ara veriyorum. Bunu yapabiliyorum çünkü benim için bu bir iş değil, düzenli olarak çalışmanın gerektirdiği bir alan değil: Keyfe keder yazıyorum. Çünkü düzenli olarak yazmak bana göre değil, o yüzden bazen çok sık, bazen nadir yazıyorum. Peki ama böyle başıbozuk biri başlıktaki soruya nasıl yanıtlar?

Önce bir blog yazarının tarifini yapmalıyız galiba. Her blog yazarı öncelikle yazdığı konuya ilgi duyar, aşırı sever. Ben de öyleyim. Yazı yazmayı ve okumayı sevdiğim kadar yazı araç gereçlerini de çok seviyorum. Bu nedenle yazmaya başlamıştım.

Bunca yıldır yazılanlar kimin için peki? Elbette alışveriş siteleri ve kırtasiye mağazaları için değil, blog yazılarım okurlar için, bilinçli tüketiciler için, meraklılar için, öğrenmeyi sevenler içindir.

Aldığım e-postaların %90'ı da okurlardan gelir ve doğal olarak merak ettikleri şeyleri sorarlar. Mesajların çoğu alacakları ürünler için tavsiye isteyenlerden gelir. Biraz daha bilgili olanlar mürekkep veya defter markası sorar, iki veya çok sayıda kalem arasından hangisini almanın daha mantıklı olduğunu öğrenmek isterler. (Bir kısmı da yazı yazmakla ilgili değildir, şiir, roman, deneme meraklısı, kahve bağımlısı, fotoğrafçılar, resim ve felsefe meraklısı okurlarım da var.)

Blog yazmakla birlikte esasen ben de bir blog okuruyum. Yeri geldi. bununla ilgili yedi yıldır yaşadığım ilginç bir olaylardan sadece bir tanesini anlatayım: Seneler önce bir gün yine iki dolmakalem arasında kalan bir okur hangisini alayım diye sordu. Yazısından blogumu okumadığını anladım. Ben de kalemlere baktım, biri benim gömlek cebinde olan, severek kullandığım bir kalem, diğeri de Yazmak Keyiftir blogunda incelemesini gördüğüm bir başka kalemdi. Ali Bey kalemle ilgili yaşadığı sorunları kara mizahla anlatmıştı. Ben de kıssadan hisseyi almış, bu kalemden uzak durmam gerektiğini anlamıştım. Okuruma da iki kalemden benim kullandığım ve bir sorun görmediğim daha uygun fiyatlı olan kendi kullandığım kalemi önerdim. Diğer dolmakalemle ilgili şikayetlerin de kayıtlara geçtiğini anlattım.

Fakat arkadaş, benim yazdıklarımı dikkate almamış, gidip bir hevesle önermediğim kalemi almış. Bu durumu da bana yazdı. Olabilir elbette. İnsanlar düşünceleri doğrultusunda yaşar. Kırılacak, üzülecek bir durumum yok, o kadar çok parayı hak eden bir kalem olmadığını düşündüğümü bildirmiştim zaten. Her zaman olduğu gibi, hayırlı olsun, dedim. Ancak, cevaben gelen e-postada satır aralarından benim değerlendirmelerime pek güvenilmediğini gördüm. Anladığım kadarıyla aynı soruyu başkalarına da sormuş (bu bir klasiktir, hiç üşenmeyip bilgili-bilgisiz herkese aynı soruyu sorarlar, oysa bu kafa karışıklığına neden olmaktan başka işe yaramıyor bence), onlar da "şöyle şahane, böyle enfes" deyip bu kalemi allayıp pullamışlar. Açıkça yazmıyor elbette ancak anlaşılıyor. Sonra ses seda çıkmadı bu arkadaştan.

Neyse bir gün Yazmak Keyiftir'de merak ettiğim bir makaleyi okurken, okur mektupları arasında bu arkadaşın yeni bir mesajını gördüm. Yazılarını hiç okumadığı bir blogun yazarına "Yeni aldığım kalem çok dertli çıktı, çok da para verdim ne yapayım şimdi?" diye soruyordu. (Aradan çok zaman geçti, arkadaş şimdi yazılanlara dikkat ediyordur artık diye düşünüyorum.)

Yine Vedat Milor'a geliyorum: Dediği doğru, biz okurlarımıza bedava danışmanlık yapıyoruz. Anlaşılmıştır diye düşünüyorum, fikir alışverişinden hiç şikayetçi değilim. Düşüncelerimi sayfalar dolusu yazdım, yazıyorum, yeter ki açık fikirli, meraklı ve öğrenmek isteyen insanlar olsun.

8 Mart 2017 Çarşamba

Cumartesi Notları 2


Geçtiğimiz cumartesi günü, elimde fotoğraf makinesiyle gittiğim ikinci durağım Öykü Sahaf oldu. Öykü Sahaf'ta Dursun kardeş ile konuşmayı çok severim. Kitap raflarını karıştırırken bir yandan kitapların tabiatına aykırı bir şekilde zaman hızlı akmaya başladı.

Dursun da zaten her zaman hızlı düşünür, hep acelesi varmış gibi konuşur, yani kısa zamanda pek çok konuyu konuşmuş, bir karara varmış olursunuz. Öykü Sahaf'ta her şey çok nettir.


Benim mürekkebe olan düşkünlüğümü bilen Dursun bu sefer bana 1913'te Beyrut'ta doğup 2006'da İstanbul'da ölen ve mezarı Feriköy'de bulunan Alfredo Fazzi isimli bir din adamının evrak-ı metrukesini gösterdi.






Bir insanın bütün hayatından geriye kalanların bir poşetin içinde bulunması beni tarifsiz bir kedere sürükledi birden. Dursun iyi ki kurtarmış bunları, çöpe de atılabilirdi. Hiç değilse aile albümünün kime ait olduğunu biliyoruz.
 

Radyo günleri. Nice insanı ve yeryüzünü yıkıma uğratan bir savaşın son sesleri duyuluyor.


Fotoğraf albümlerine, diplomalara, küçük notlara, resmi belgelere, mektuplara, kartlara, velhasıl çeşit çeşit kâğıt üzerindeki mürekkep izlerine uzun uzun baktım. Alfredo Bey nasıl bir hayat yaşamış diye düşündüm. Belgelerde gereğinden fazla ayrıntı var da derli toplu bir bilgi yok. Sonra biraz araştırınca bir İtalyan kaynağında "Kilise Yönetim Kurulu Üyesi" olarak kendisine rastladım:

Luigi Alfredo Fazzi (1913-2006)

Tam adıyla; Luigi Alfredo Fazzi, 26 Nisan 1913'te İtalyan bir baba ile Fransız bir annenin oğlu olarak Lübnan'da doğmuş. Gençliğinde manastır hayatını tercih etmiş ve din adamı olmak için önce Beyrut'ta sonra İtalya'da din, dil (Fransızca), tarih ve  felsefe konularında eğitim görmüş. 1950'li yılların ikinci yarısından itibaren Vatikan kendisini Türkiye temsilcisi olarak atamış. Önce birkaç yıl İzmir'de daha sonra İstanbul'da (Bakırköy) yaşamış. Papalığı temsil görevinin dışında İtalyan Lisesi'nde tarih ve felsefe dersleri de vermiş. Nihayetinde Alfredo Fazzi, 21 Kasım 2006'da, 93 yaşında memleketimizde ölmüş.  

Zamanın izlerini yansıtan mürekkepler.

Çok değerli, önemli toplumsal tarih belgeleri için İtalya'ya kadar uzanan bir görüşme trafiği olmuş Ancak Dursun'un dediğine göre kimse bu belgelerle ilgilenmemiş.

Geriye güzel harfler kalmış.

7 Mart 2017 Salı

Cumartesi Notları I


Geçtiğimiz cumartesi gününü bir süredir uğrayamadığım Beyoğlu'ndaki sahaflara verimli bir sefer düzenledim.

Önce Anabala Pasajı'na gittim ama biraz erken gittiğimden Nurtap Hanım'ın meşhur çizgi roman dükkanı 40 Ambar'ı açık bulamadım. Çizgi romanda uzmanlaşmıştır ama sadece çizgi roman dükkanı değil tabii, sinemadan fotoğrafa görsel sanatlarla birçok şey var bu dükkanda.

Ben de yönümü Aslıhan'a çevirdim. Balık Pazarı tarafından Aslıhan Sahaflar Çarşısı'na girdiğimde daha ikinci dükkanda Turgut Çeviker'in çıkardığı Güldiken dergilerini gördüm. En önde bulunan derginin kapağındaki karikatür İzel Rozental'a aitti. İzel Rozental karikatürist olarak ünlüdür ama kalem meraklıları kendisini daha çok Scrikss kalemlerinin yöneticisi olarak tanır.


Aynı dükkanda yabancı kitapların olduğu bölümde kapağına bayıldığım bir şiir kitabı gördüm. Kime ait diye düşünüp karıştırmaya başladım. Meğer kapaktaki fırça izleri Henri Michaux'ya aitmiş.

Daha öğrenciyken Plume adındaki öykü kitabıyla karşılaşmış ve hayranı olmuştum. Daha sonra neye ilgi duyduysam karşıma Henri Michaux çıktı.

Henri Michaux'nun "Açı Direkleri" kitabından iki düşüncesi:

"Yalnızca sakınarak öğren! Tüm bir yaşam yetmiyor sonra öğrendiklerini unutman için. Safça, boyun eğerek ve sonuçlarını düşünmeden - masum! - zihnine girmesine izin verdiklerini unutman için..."

"Kusurların mı? Telaşa gerek yok. Düşüncesizlik edip onları düzelteyim deme. Sonra yerlerine ne koyacaksın ki?" 
 



Çok kaliteli bir kağıda basılan bu şiir kitabı Suzie isimli birine armağan edilmiş, çok zarif bir şekilde incecik bir uçla kitabın ilk sayfasına notlar alınmış. (Faber-Castell Ecco Pigment 0.1 olma ihtimali yüksek, yakında bu kalemi anlatacağım.)

5 Mart 2017 Pazar

Güzellik, Nezaket ve Shakespeare

Meçhul bir kalem. ©bizans


Shakespeare'in ünlü eseri Hamlet'te, Danimarka Prensi bir ara dostu Horatio'ya şöyle seslenir: 

"Bir vakitler ben de, devlet adamları gibi, güzel yazı yazmayı hor görür, öğrendiğimi unutmaya çalışırdım; ama, işte efendim, burada bana büyük yardımı dokundu."

Şaşırmayın çünkü kitapta çevirmenin notuna göre "Shakespeare zamanında devlet adamları güzel yazıyı ancak kâtiplere yaraşır aşağılık bir iş sayarlarmış."

Bu çok meşhur oyunu Orhan Burian'ın Türkçesiyle okuyorum. (Orhan Burian önemli bir insan, 40 yıllık kısa hayatında pek çok eser kaleme almış. Melike kardeşimin güzel blogunda Orhan Burian ile ilgili bir yazı var lütfen okuyun derim.)

İnsan zihni tuhaf, güzel yazmanın hor görülmesi üzerine düşünürken, bambaşka bir yere geldim. Elbette yazıda, güzeli aramıyorum, güzel yazı yazmak isteyenleri anlıyorum ancak belki güzel bir el yazım olmadığından benim aradığım yazının kişiliği, yazının ruhu. (Niçin Yazıyoruz?)

Shakespeare döneminde yaşamıyoruz, lakin değil yazı, çoğu insan dolmakalemi bile hor görüyor. Biz de gizli bir tarikatın üyesi gibi iyi kalemin, has defterin, güzel mürekkebin, kısacası mahcubiyet dolu bir yazı zevkinin peşindeyiz. Elbette herkes gibi ben de güzel kalemi, defteri ve mürekkebi arıyorum. 

Hamlet okurken aklıma geldi, esasen ben nezaket sahibi olan nesneyi arıyormuşum.

Demek istediğim, kalemde, defterde, mürekkepte, biz hep güzeli arıyoruz, gözümüz de hep yükte hafif ama pahada ağır olan şeylerde. İyi ama her güzel olan eşya nezaket sahibi mi acaba? Yani verdiğimiz bedel büyüdükçe daha iyisine mi kavuşuyoruz? İçimizde en fazla kalemi olan acaba en mutlu olanımız mı?

Bu konuda şüpheler içindeyim. 

Örnek olarak sözünü etmek istediğim bir kalemim var, sert plastik gövdeli, çelik uçlu giriş seviyesi bir dolmakalem. Markası ve rengi önemli değil. Önemli olan kalemin bana verdiği eşsiz duygu. Bu kalemi Murat Usta'dan almıştım, yanlış hatırlamıyorsam 25 tl vermiştim. Kaç sene geçti aradan, blogumla birlikte iyice yaşlandı -diyeceğim ama ben bu kalemi aldığımda zaten çok kullanılmıştı.

Bir gün şair ve Türkçe sevdalısı Nihat Ateş dostuma bu kalemden söz etmiştim. Nihat çok cömerttir, bir gün bana bu kalemden 3 tane birden hediye ediverdi! Aynı model dolmakalemler, sadece gövde renkleri farklı. Fakat umduğum olmadı. Hiçbiri o benim ilk aldığım kaleme benzemiyor. Yani şeklen benziyorlar sadece ancak göründükleri gibiler. Oysa benim kalemim göründüğü gibi değil. Muazzam bir yazı zevki yaşatıyor. Çelik ucuyla adeta fırça gibi dokunuyor kâğıda. Daha sonra çok daha pahalı kalemler aldım, arkadaşların kalemlerine de baktım, yok, yok, yok. Hiçbiri kâğıda benim kalemim gibi nazikçe davranmıyor.

Öyleyse, diyorum bunca zaman sonra, her güzel görünen, güzel olmayabiliyor. Ben de artık bu kalemin bir benzerini ararken ne markaya ne modele, ne de gövde malzemesine bakmıyorum. Ne zaman Murat Usta'nın yanına gitsem, bana Parker Duofold, Montblanc filan gösterir, ilgiyle bakarım bu güzel kalemlere ama sonra "Biliyorsun," derim "ben ucuz kalem arıyorum."

Dilerim her kalem meraklısının eline böyle zarif bir kalem geçer, onlar da benim gibi çağ değiştirirler.

Güzellik, nezaket ile hayat buluyor.

3 Mart 2017 Cuma

Haritada Bir Nokta


"Söz vermiştim kendime: Yazı bile yazmayacaktım. Yazı yazmak da, bir hırstan başka ne idi? Burada namuslu insanlar arasında sakin, ölümü bekleyecektim; hırs, hiddet neme gerekti? Yapamadım. Koştum tütüncüye, kalem, kağıt aldım. Oturdum. Adanın tenha yollarında gezerken canım sıkılırsa küçük değnekler yontmak için cebimde taşıdığım çakımı çıkardım. Kalemi yonttum. Yonttuktan sonra tuttum öptüm. Yazmasam deli olacaktım"  

Sait Faik Abasıyanık, "Haritada Bir Nokta", Son Kuşlar, Varlık Yayınları, 1952, s.64

Aziz yazarımız ve şairimiz Sait Faik'in Haritada Bir Nokta isimli öyküsü böyle biter. Son cümlesi, öykü ve roman yazma heveslileri arasında oldukça popülerdir. Ancak klişe olması, ilgili ilgisiz nedenlerden dolayı çok fazla didiklenmiş, hırpalanmış olması değerini de hiç düşürmez. Defalarca okudum, okuyorum, lezzeti, duygusu değişmiyor. Her okuduğumda siyah beyaz bir fotoğraf canlanıyor gözümde, başka bir zamana dalıp gidiyorum.

Ben de hep düşünürüm ve kendime sorarım; yazmasam ne olurdu? Elbette hiçbir şey olmazdı. Çoğumuz için böyledir. (Ancak bazı insanlar var ki onlar için böyle bir şey söylenemez, onlar olmazsa biz, kendimiz olamayız, bizi biz yapan kıymetlı yazarlarımız, şairlerimiz var: Sait Faik, Refik Halid, Abdülhak Şinasi, Ziya Osman Saba, Sabahattin Ali, Samiha Ayverdi, Ahmet Rasim, Halit Ziya, Reşat Nuri, Mithat Cemal, Ahmet Hamdi Tanpınar, Safiye Erol, Yaşar Kemal, Salah Birsel, Nurullah Ataç, Turgut Uyar, Edip Cansever ve günümüzden Şule Gürbüz ilk aklıma gelenler. İsimlerini böyle sayıp dökmek hoşuma gidiyor da ondan yazdım.)

Bazı insanlar ise hiç yazmasa da olur elbette. Başıma öyle şeyler geldi ki ben bile inanmakta güçlük çekiyorum; o vakitler saçımı başımı yolup, kalemi, defteri, kitabı ne varsa atıp, onlar yazıyorsa ben yazmayayım, onlar okuyorsa ben okumayayım istedim.

Fakat öyle olmuyor işte. Bir daha dolmakalem, defter almayacağım demiştim, sonra güzel bir kalem, hoş bir defter görünce içim gitti, aldım. Bir daha kitap okumayacağım dedim, Şule Gürbüz'den, Safiye Erol'dan ve sevdiğim yazarlardan, şairlerden bir iki cümle aklıma düştü, "ah" deyip kitaplara koştum. 

Haritada bir nokta bile değilim oysa.

“Duru lacivert gökte, sahneye dizilmiş koro heyeti gibi yıldızlar, birer birer görünerek yerlerini tuttular. Serince bir rüzgâr, önüne hanımeli ve mor salkım kokuları katmış, sürüyordu. Kuşlar, henüz susmuştu. Tabiat ağır ağır uyurken, gönüller uyanıyordu.”

(Safiye Erol, Kadıköyü'nün Romanı, Kubbealtı Neşriyat, 2001)

1 Mart 2017 Çarşamba

Bir Yazı Makinesi

Georges Simenon, 1941

K Kitaplığı ile ilgili bir konuya bakarken yolum Simenon'a çıktı. Sonra bir fotoğraf gördüm. Daha doğrusu koca Waterman mürekkep şişesine bakakaldım. Waterman mürekkeplerini çok severim ama bu antik şişenin boyutları çok ilginçti.

Çok yakın ama aynısı değil, alttaki "Seche Noir" ibaresi şişenin mavi-siyah olduğunu söylüyor.
Gerçi Simenon kurşunkaleme çok düşkündür, pek çok fotoğrafta masasındaki pipoların yanında kurşunkalemler sivri uçlarıyla hemen göze çarpar.




Simenon çalışırken (daha doğrusu fotoğrafçılar için çalışır gibi yaparken) elinde hep bir kalem olur. Daha önce görmediğim ilk fotoğrafta ise Simenon yine poz veriyor. Ama bu sefer fotoğraf daha net ve açısı daha iyi.

Merak bu ya dolmakalemin markasını ve modelini öğrenmek istedim.

Ama önce şu mürekkep şişesine her baktığımda ister istemez gülüyorum. Benim belki 5 yıllık mürekkep ihtiyacıma derman olabilecek bu devasa mürekkep şişesi, Simenon'un yazma hızı düşünüldüğünde belki de 3 aylık bir ihtiyacı karşılıyor.

Celâl Üster'in 25 Temmuz 2003'te artık tarihe karışmış olan Radikal Kitap'taki köşesinde yayımlanmış bir yazısında (o yıllarda Koç Kültür Sanat'ın ömrü kısa ama en kaliteli bir girişimi K Kitaplığı, Samih Rifat yönetmenliğinde Simenon'un kitaplarını yeniden yayımlıyordu) şöyle yazıyor:

"Soğukkanlı pipo tiryakisi Komiser Maigret'nin yaratıcısı Simenon, kuşkusuz, yirminci yüzyılın en çok satmakla kalmayan en çok okunan, en çok okunmakla da kalmayan en çok yazan yazarlarının başında geliyor. 1922-1936 yılları arasında her gün yaklaşık 80 sayfa yazarak 1500 kadar öykü kaleme alan, sonraki yıllarda da yılda 10 dan fazla yapıt vermeyi sürdüren; kendi adıyla 200 den fazla, 17 ayrı takma adla da 400 den fazla roman yazan Simenon'a, "kalem efendisi"nden çok, "kalem emekçisi" nitelemesini yakıştırmak yanlış olmasa gerek." 
 Ben de "yazı makinesi" diyorum Simenon'a, orası ayrı.


Arka plandaki kalemler de çok gizemli ve merak uyandırıcı ama yazarın elindeki kaleme bakınca ilk aklıma gelen Parker Duofold oluyor, modeli konusunda emin değilim ama biraz araştırınca Parker Duofold Streamline olması gerektiğini düşündüm. Bir zamanlar tek bilgi kaynağım olan bir forumda, yazarın Waterman CF kullandığı yazıyordu, sonra bir Fransız forumuna denk geldim. Birkaç ay önce onlar bu fotoğraf üzerine tartışmışlar. Ben o sayfada hem fotoğrafın daha temiz halini buldum hem de forumdaki meraklıların da yazarın elindeki kalemin Parker Duofold olduğunu tahmin ettiklerini okudum.

Parker Duofold Streamline


Lakin daha sonra birden karşıma Conway Stewart Winston modeli çıkınca bu sefer aklım karıştı. 


Conway Stewart Winston

Simenon'un kullandığı dolmakalemi ararken Tahsin Yücel'in Simenon hakkında bir değerlendirmesini düşünüp sakinleştim: 

"Simenon'un uzun çözümlemelere, uzun ve dolambaçlı tümcelere gereksinimi yoktur; tam tersine, okuru sıkmaktan korkarmış ya da acelesi varmış gibi, kısa tümcelerle, bir çırpıda söyleyiverir söyleyeceğini. Ama, neredeyse her tümcesi, küçük olduğu kadar da çarpıcı bir ayrıntıyla karşı karşıya getirir bizi. Ayrıntılar birbirine eklendikçe de iklim belirginleşir, kişiler somutlaşır, ortamları bizim ortamımız, bunalımları bizim bunalımlarımız olur..." 

Ayrıntılar önemli elbette. İki dolmakalem de birbirine çok benziyor ama küçük bir şey var. Simenon kalemin kapağını da taktığı için gövdenin geriye kalan kısmını göremiyoruz ama yazarın başparmağının olduğu kısımda metal bir halkanın olmadığını gördüm sonra. Bu durumda bence Simenon'un elindeki dolmakalem Parker Duofold'dan başkası değil.

Komiser Maigret gibi bir cinayeti çözmüş değiliz ama düşünme ve araştırma kısmı güzeldi.

_________
Ek okuma: "Simenon okumak bir ayrıcalıktır" (Bu yazıda Simenon'un İstanbul'a geldiği günlerle ilgili çok ilginç ayrıntılar var.)