13 Ocak 2014

Bir damla mürekkep, bir yudum kahve

Pilot 78G, Montblanc 146, Türk kahvesi.


Mürekkep, dolmakalemde beklerken,
iflah olmaz bir uykuda gibidir,
hiç uyanmayacakmış gibi bekler.

Her kalem ise
kendini bir arada tutmaya çalışır.
Kalemi tutan elin sahibi ne yapsın?
O da uykulardan gelmiştir.
Şiirle uyumuş, şiirle uyanmıştır.
Mürekkep bekler. İçimizdeki odalarda
bize en yakın yazılarda bekler.
Dökülmeyi bekler, leke olup
elimizde ısınmayı bekler.

Yazarken kağıtla, kalemle,
mürekkeple birlikte
yalnızlığımızı da yudum yudum içebiliriz.
Çünkü yalnızlığın kendisi şiirdir.
Yazarken, eşyanın tabiatı uyanır.
Kimse bize dokunmasın isteriz yazarken,
mürekkep asude dökülsün kağıda,
yoksa kim toparlayacak harflerimizi?
Bir yudum kahve de öyle dökülsün içimize,
ılık bir yazı gibi aksın.

Ya kalbimizin odalarında ne var?
Belki bizim dışımızda bir hâl bekliyor.
Belki dalgalı bir deniz
belki gözleri görmeyen bir kütüphaneci var içimizde.
Belki de çalıntı bir tablodan geriye kalan duvardaki izi.
Bakıp duralım isteriz sabahları duvardaki boşluğa.

Ey gözleri dumanlı kütüphaneci!
Binlerce kitabın arasında
okuyamadığın binlerce derdin içinde
yüzüyorsun. Hangi aynaya baksan
göremezsin belki kendini,
hangi şiirle avutsan kalbini şimdi
bilemezsin.


Bizden beklenen nedir,
bizim istediğimiz nedir,
bir yere gitmek mi isteriz,
bir yerden düşmek mi?

Belki de hasta olduk,
her yanımız kırılıyor,
ateşler içindeyken
kuzey ışıklarını gördük,
dünyanın yeryüzündeki gözlere akan
o renkli mürekkebini gördük
ve bir fotoğrafta sakladık.

Mürekkep bilir,
mürekkebin kendi hafızası,
kendi arşivi vardır.


İnsana gelince,
ne yazık ki insan
unutmakla mücehhezdir.

02 Aralık 2013

Bu dergiyi kim okuyacak, Puşkin mi?*



Geçtiğimiz yıl, internet üzerinden tanıştığım, yazdıklarına, dünya görüşlerine hayranlık duyduğum arkadaşlarla her perşembe akşam sularında Cihangir'de bir pastanede toplanmaya başlamıştık. Kimler yoktu ki aramızda, yayınevi editörü, arşivci, kütüphaneci, yayınevi sahibi, doktor, gazeteci, arkeolog, mimar, öğretim üyesi, müzisyen, fizikçi, yazar, şair...

İki saat süren sohbetlerimizde her defasında dolmakalemden, defterden, kurşunkalemden mürekkepten başlayıp kimi zaman hat sanatına, yeni roman akımına, mektup yazımına, kimi zaman Turgut Uyar'a, Behçet Necatigil'e, Asaf Halet Çelebi'ye, dilbilime, daktiloya, İran kültürüne ve akışkanlar fiziğine varıncaya değin bir yığın ismi ve kültürel derdimizi masada konuşurduk.

Bu gruptaki değerli arkadaşlarımdan biri olan Özge Dinç geçtiğimiz yılın eylül ayında yine böyle konularla yaptığımız bir sohbetin sonunda, bir dergi çıkarmak istediğini söylemiş ve destek istemişti. Ben de "Dergi çıkarmak büyük külfet ayrıca ben de çok tembel biriyim." diyerek affımı rica etmiştim.

Kasım'da Özge Dinç hasta olan annesine karaciğerinin üçte ikisini verdiği ve sağlıklı olduğu halde ölüm riskinin yüksek olduğu sekiz saat süren bir ameliyata girdi. Neticede annesi hastalığından kurtuldu, kendisi de sağlığına kavuştu. Fakat Özge Hanım yeniden toplantılara katıldığında dergiyi unutmamıştı. Tekrar tekrar sordu. En sonunda "İster kabul edin ister etmeyin ben dergiye isminizi koyacağım" deyince ben de "Madem ismim dergide yer alacak, itiraz etmeyeyim artık, öyleyse varım" dedim. İşte benim Mürekkepbalığı dergisine katılmam böyle (biraz cebren) oldu.

YAZI KÜLTÜRÜ

Yazıların çoğunluğu takıntı odak noktasından hareketle zaten hazırdı.

Ancak bu aşamada derginin yazı kültürü alanında bir ilk olması gerektiğini düşündüm. Hep şikayet ettiğim bir konu vardı. Ülkemizde bir yazı kültürü dergisi yoktu. Meraklı bir okur olarak yıllardır ilgilendiğim konularda dergi ve kitap bakınıyordum. Yaptığım araştırmalarda adından dolayı heyecanlandığım ancak içeriğine baktığımda edebiyat ağırlıklı dergiler görmüştüm. Örneğin 1970’li yıllarda Enis Batur tarafından çıkartılan Yazı dergisinden, 2000’lerde çıkan ve kahraman bir dergici olarak saygı duyduğumuz büyük bir isim olan Turgut Çeviker’in Posta Kutusu dergisine kadar beğendiğimiz çok yayın oldu. Fakat kimi sadece edebiyatla kimi sadece mektup sanatıyla ilgileniyordu. 

Bu arada “yazı özel” sayıları yayımlayan Toplumsal Tarih ve P gibi dergileri de inceledik. Bazı dergilerin yazı özel sayıları istediğimize yakın olmakla birlikte edebiyattan ve sanattan ziyade yazının tarihine eğilen teknik konuları içeriyorlardı. Neticede arayışımız sonuçsuz kaldı. Çünkü biz içinde Nabokov, Nâzım Hikmet ve Oğuz Atay’ın bulunduğu bir dergide aynı zamanda dolmakalem, kurşunkalem, mürekkep, hat sanatı, müzik, yazı masası, ansiklopedi, tipografi, grafoloji, ekslibris ve ciltçilik gibi konuların da olmasını arzuluyorduk.

Bir ara dergimiz için yayın kurulu bile oluşturduk. Hepsi değerli insanlardı fakat ne yazık ki çok eğlenceli geçen sohbetler dergiye bir katkı sağlamadı. Eylül'de yine iki kişi kaldık. 

AYLAR SÜREN DERGİ TASARIMI MACERASI

Fakat tasarım aşaması ve benim yolunda giden işlere burnumu sokmamla birlikte yeni yazıların eklenmesi nedeniyle uzun sürdü. Her yazı üzerinde, dergideki her konu ve her ayrıntı üzerinde tek tek düşündük. Sadece kapak görseli için bir keresinde 3,5 saat konuştuğumuzu hatırlıyorum.

Bu arada görüştüğümüz bazı tasarımcılar matbaa masraflarının iki katı ücret istediler! Kimi de bizi oyalayıp durdu, "tasarımı yaparım" dediği halde yapmadı, yapamadı.

Kimi tasarımcılar ise büyük hayal kırıklığı yarattı. Türkiye'de zaten her yerde rastlanabilecek sayfa şablonu tasarımları bize "yaratıcı çalışma" diyerek sunuldu!

Ekim sonunda tasarımcılardan yana çok dertli ve ağlamaklıydık, kimse hayalimizdeki dergi tasarımını anlamıyordu. En sevdiğimiz, düşünce tarzını kendimize yakın bulduğumuz tasarımcılarla bile sorun yaşadık.

Ekim sonunda artık iyice yılmış, "Tasarım belası nedeniyle dergiyi çıkaramayacağız galiba" diye kahrolmaya başlamıştık. Elimizdeki mevcut kötü tasarım örneklerine bakıp derdimizi neden bu "yaratıcı sanatçı"lara anlatamadığımızı anlamaya çalışırken, nihayetinde "böyle olmayacak" dedik.

Sorun da çözüm de ortadaydı: Bize tasarımcı değil grafiker gerekiyordu. Ben hızlı bir grafiker buldum, tasarım işini de büyük çoğunlukta Özge Dinç üstlendi. Önüne kağıtları tek tek bıraktım, o da sayfaları çizdi, daha sonra grafikçinin yanına giderken editörün yazısını da bir kafede oturup 20 dakikada yazdı. İmdadımıza yetişen hızlı ve zeki grafiker sayesinde neredeyse 1,5 günde aylardır bitirilemeyen dergi hazırlandı. Tashihler yapıldı. En son kapak belirlendi ve dergi matbaaya gitmeye hazır hale geldi.

GÜZEL İLANLAR

Masraflara gelince, alabildiğimiz ilanların bir kısmı matbaa masraflarının yarısını karşıladı. Diğer yarısını da maaşlarımızla ödedik. Bir hayalin gerçekleşmesi için küçük bir bedel... Daha ucuza ve kötü bir kağıda siyah beyaz da basılabilirdi. Fakat Mürekkepbalığı arka kapaktaki Monblanc gibi son derece şık ve kaliteli, içerideki Ece Ajandası ve Scrikss gibi tarih ve kültürle dolu, Victorinox gibi çok işlevli olmalıydı. Böylece en iyi kağıda ve en güzel baskı kalitesiyle basılması için masrafların arttı. (Bu değerli ilanların öyküsünü diğer yazımda anlatacağım. Bu ilanları veren vizyon sahibi insanlar ve kurumlar olmasaydı bir yazı kültürü dergisi hayali de belki de gerçekleşmeyebilirdi.)

DERGİNİN BASILDIĞI GÜN

Derginin basıldığı gün de Özge Hanım'ın ve annesinin ameliyatta olduğu günün yıldönümüydü. Böylece dergimizin doğduğu gün hepimiz için "yeniden doğum" anlamına gelmiş oldu.

Dağıtımcılar çok büyük paralar istediğinden dergiyi arkadaşımız ve patronumuz Ercan Aydın'ın arabasının bagajına doldurduk sonra koltuğumuzun altına alıp tek tek kitapçıları gezip dağıttık. Kimi kitabevi dergiyi nereye koyacağını şaşırdı. Bir görevli "İçinde edebiyat, tarih ve sanat var hangi bölüme bırakayım bilemedim" dedi. Bir başkası da "Bu bir kırtasiye dergisi galiba" dedi, bir diğeri "kültür tarihi dergisi" olduğunu iddia etti.

Nerede olursa olsun bir yıl boyunca rüyalarımızda izlediğimiz dergiyi kitabevlerinin raflarında görmek çok heyecan verici ve onurlandırıcıydı.

Mürekkepbalığı yazı, kalem, mürekkep, kâğıt meraklısı güzel insanları bir araya getirecektir. Amacımız kitap okuyan, kalemi, mürekkebi seven ve deftere hürmet gösteren herkesin kardeş, arkadaş olmasıdır. Öte yandan kendi ruhumuz da sükunet  bulsun, bunca hızlı hareket eden zamanın ortasında bizim kendi zamanımız olsun istiyoruz. Yavaşlayalım, aklımızı fikrimizi zenginleştirelim, dünyaya daha yakından ve daha net bakalım.

Daha dergiyi görmeden bize destek veren ve bir hayale ortak olan, gönlü büyük, kalbi büyük o güzel o şahane insanlara çok teşekkür ederim (ederiz).

*Başlık Rusça bir deyime, yapılması gerekli görülen işlerden kaçınmaya gönderme yapıyor. Dolmakalem-yazı grubumuzun bir toplantısında Jaguar Kitap'tan Natali Dündar Hanım anlatmıştı.


14 Kasım 2013

Yazının fotoğrafı



Yazmak, kâğıda gönlümüzden geldiği gibi yazabilmek kişisel bir devrimdir. Fikirler zihnimizde mürekkep gibi sıvı katmanlar halinde bulunur sanki. Bu yüzden olacak yazının katılığı, kağıt üzerindeki yerini yadırgıyorum bazen. Yazdığımız her vakit iyi olamıyoruz, kederle yazılan cümlelerimiz daha çoktur. Belki de yazdığımız her an kendimizden bir şeyler saklıyoruz veya kendimize yeni bir şey söylüyoruz. 

"BU CÜMLELERİ BEN Mİ YAZMIŞIM?"

Tuhaf, ekşi bir elma dilimi gibi ağzımızda bizi tuhaflaştıran şeyler yazdığımız olmuyor mu deftere? Hele yıllar önce yazdıysak, karşılaştığımız gün bir yabancı gibi bakmıyor muyuz söylediklerimize? Demek ki yazı büyüyen bir şey diyorum, bizimle birlikte kök salan bir ağaç, yazdıkça kalbimize daha çok yerleşen bir aşk. 

Kişi, tıpkı büyüyen, gelişen ve değişen harflerimiz gibi ruhen hep aynı yerde kalamaz. Yazı fotoğraf gibidir. Fotoğraflarda yıllar önceki halimize bakarken hiç düşünmez miyiz? Kalemin kapağını kapattığımızda, mürekkep kağıdın üzerinde usulca kurur ya, işte bu an, fotoğrafımızın çekildiği bir zaman dilimidir. Yüzümüz harflerimize bakarken, biz kendimize bakarız. Kimi görüyorum kağıda baktığımda? Kimi görüyorsun? Kimi görüyoruz? 

YAZININ FOTOĞRAFI BİZE DAHA YAKIN

Fotoğraftan çok daha yakındır bize yazımız. Tuhaf ama ne yazdığımızın bir yerde önemi yok. Yazının ruhu yazılanın aksini söyleyebilir. Deftere bakan suretimiz ışıldıyorsa veya hüzünle bakıyorsa kâğıtta oturan harflerimiz de öyledir; y'nin kuyruğu keyifle köşesine kurulmuşsa, a'nın şapkası isyankar duruyorsa, ö'nün yüzü yorgunsa, "m" hayal görüyormuş gibi kanat takıp uçuyorsa, yazdıklarımız içerikten bağımsızdır. 

09 Kasım 2013

Yazı, derin uykuların mevsimi



Gözlerimi kapattığımda, uykunun en yumuşak eline düşüyorum. Kalem yazmaya başlıyor. Adını bilmediğim bir yerde, bir şiirde uyuduğumu yazıyor.

Rüya tuhaf. Onun güzel elleriyle yazdığı bir şiirde uyuyorum. Kağıdın hışırtısını dinliyorum. Sayfaları geçmişin gölgeleriyle dolu defterler var. Derginin biri raftan bana bakıyor. Kalem onu da yazıyor, beni de.

Yazının avutucu yanına sığınıyorum. Çok sevilen bir kedi gibi şımarıyor harfler. Kış güneşi gibi hafif ama durdukça gülümseten, ısıtan bir zaman akıyor kağıda. Seneler evvel o yazmış, ben de okumuşum. Ne güzel yazmış diyorum, sen hiçbir şeyi unutmuyorsun, ben de ne güzel okuyorum.

Yaşlı mıyım, genç miyim bilmiyorum, gözlerimin kenarlarında çizgiler var. Mürekkebin kağıda döküldüğü yerde sıcak bir yaz var. Bitmesini istemediğim o güzel uykuda, o güzeller güzeli şiire gidiyorum. Havada bir perdenin kapanışı gibi ışığın azaldığını görüyorum. Şiir bitiyor birden. Sessizlik de şiire benziyor, gözlerim ağrıyor. Yalnızlığın yıllar boyu büyümüş harflerine bakmaktan yorgunum.

Çok uzun ve ışıltılı siyah saçları olan bir şarkı söyleniyor. Yazı mevsimindeyiz, senin bitmeyen mevsiminde durup güneşleniyorum, uykuda gülümsüyorum, gözlerimin kenarında acı sular birikiyor.

Hem kederli hem de gizli bir sevinci barındıran sözleri var o şarkının:

"Koklasam saçlarını bu gece tâ fecre kadar
Acı duysam gözünün rengine dalsam da senin
Kanatır rûhumu mâzîde kalan hâtırâlar
Doyamam ömrüme ben kalbini çalsam da senin."*

18 Ekim 2013

Önce sessizlik vardı



Önce sessizlik vardı.

Masada duran deftere ve dolmakaleme baktım.
"Önce defter vardı" diye düzelttim cümleyi.
Sabahın erken saatleri. Yapılacak ne çok
işim var. Verilmiş sözlerim var. Değiştirmek
istediğim bir hayat var. Yıkmak istediğim
duvarlar, duvarlarım var. Ama bu işlerin
bir bölümünü çantamda taşıyıp duruyorum,
yapmak istemiyorum. Bir kısmını da yapacak
gücümün olmadığını düşünüyorum, bir kısmını ise
erteleyip duruyorum. Bir neşesizlik bir bedbaht
olma hali geldi ve pelerin gibi üzerimi örttü.
Elimde telefon, kaleme ve deftere bakıp durdum.
Oyalanmak için bir fotoğraf çekeyim dedim.
Her zamanki alışkanlıklar, fotoğraf teselli ediyor.
Bilmem; belki birazcık, olabilir, emin değilim.

Kağıda dökülen mürekkebi hatırladım sonra.
Sessizlik bozuldu. Günün tarihini yazarken deftere,
kalemin dokunduğu yerden gelen sesi dinledim
bir yandan. Sessizlik yine gelsin diye durdum birden.
Ama sessizlik yokmuş meğer, sesler arasındaymışım.
Dünyanın ne çok sesi varmış meğer, kulağımda yankısı.

Sonra bir şeyi kaybettiğimi düşündüm, belki de anladım.
Önemli bir şeydi, hayati bir şeydi, yeri doldurulamazdı.
Kara bir endişe bulutu vardı zihnimde ve taş gibi ağırdı.

Ama neyi kaybettiğimi bulamadım bir türlü, anlayamadım.
Belki de ileride kaybedecek olmanın hissi çiçek açmıştır.
Dikenli bir ağrı çöreklendi karnıma ve orada büyüyor şimdi.

Belki yaz, yazı uzaklaşıyordu benden, belki de mürekkep.

Kûfi

“Knowledge, the beginning of it is bitter to taste, but the end is sweeter than honey.”

Louvre Müzesi İslam Eserleri bölümünde sergilenen tabakta doğu kûfi hatla (Semerkant, X. yüzyıl) şöyle yazıyor:

"el-ilmü evvelihû mürrun mine'l-basel / âhiruhu ahlâ mine'l asel [es-selâmetü]* 

yani: 

"ilmin evveli soğan gibi acıdır, ancak sonrası baldan tatlı gelir."

*Sondaki [es-selâmetü] kısmı yazının sonundaki boşluğu doldurmak için yazılmış.

Yazının güzelliğini bir yana bırakıp muhtevasına dalıp gittim. Bilimin tatlı kısmına kim varmış acaba? Acı kısmı geçen birinin olduğunu hiç zannetmiyorum. Bilimde ve bilimdışı öğretilerde gördüğüm kadarıyla tatlı bir huzur yok, hiç olmadı ve olmayacak. Ama bu kûfi  tabakta tat ve huzur var. Yazının anlamını unutunca hele çok daha güzel. Anlamı unutunca ne tabak yargılıyor, ne yazı hüküm veriyor.  

Çünkü yazı güzel. Kâfi. 

14 Ekim 2013

Chris Carter, açık pembe, mor ve sarı üzerine

Renkler üzerine düşünmeyen var mıdır bilmem. Çok sevdiğim, hayran olduğum bir arkadaşım her günün bir rengi olduğunu söyler ve ona göre giyinir. 

Benim hiç öyle bir düşüncem olmamıştı. Dahası, bir zamanlar günleri bir diğerinden ayırmıyordum bile. Uzun, çok uzun süren pazar günlerim vardı, çok ama çok kısa süren cumartesileri ve sonra ruhumu iyileştiren perşembeler vardı. Şehzade Korkud'un Kürdi Peşrevi gibi kısacıktı benim güzel perşembelerim. Çok daha kısa günlerin ve saatlerin olduğunu hiç bilmezdim bir zamanlar. Zamana bakıyordum sadece, meğer renkleri de varmış işte bu günlerin, açık pembe, mor ve sarı günlerim de varmış.


Dip Pens in a Goya Tin by Chris Carter

Chris Carter'ın blogunu izlemeye başladıktan sonra daha bir düşünür oldum renkleri. İnsanda yazı yazma ve resim yapma isteği dışında dünyaya yeniden bakma isteği uyandırıyor onun resimleri. 

Günleri geçtim şimdi, akıp giden her saatimizin bir rengi olduğunu düşünüyorum.