22 Şubat 2013

Yazı esastır, gerisi teferruat

Geçen akşam çok sevdiğim, bir arkadaşımla bir şairi görmeye gittim. Bu buluşma aylar öncesinden planlanmış, son ayrıntılar ise geçen hafta içinde netleşmişti. Masada dağ gibi birikmiş işleri ardımda bırakarak şairi görmeye gittim.

Buluşma Pera Palas Oteli'nde olacaktı. Tuhaf ama önünden 20 yıldır geçtiğim bu binanın içine ilk kez girecek olmanın da yabaniliği vardı üzerimde. Neyse efendim, saat 18.00 sularında olanca çirkinliğiyle asık suratlı Odakule'nin önünde, onunla tam bir tezat oluşturan arkadaşımla buluştum. (Bu dünyada insana yaşama sevinci veren güleç insanlara ihtiyaç var, evet.) Lafı uzatmayayım Pera Palas Oteli'ne doğru yola çıktık. İnsanı ezmeye hazır onca aracın arasından, yanından geçip binaya ulaşınca, kapılar açıldı. Tabii arkadaşıma buraya daha önce hiç gelmediğimi söylemiştim. Onun için bana binayı şöyle bir gezdirdi. Asansörü, kubbeli salonu filan gördüm. Güzel bir yermiş, beğendim.

Sonra şairi gördük, yanına oturduk. Yanında bir şair daha vardı. Şahane bir akşam oldu. Bir ara işten aramasalardı daha güzel olacaktı (izin almadan çıkmışım - tabii yanlışlıkla). Ama sesim yeterince kırıktı ki müdürüm anlayış gösterdi, yoksa geri dönecektim. Bu aksilik dışında her şey güzeldi. Söz dönüp dolaşıp kalemlere geldi. Benim hayran olduğum büyük şair çantasından dolmakalemini çıkardı. Pilot'un şu kullan ve at türü dolmakalemlerinden biriydi.


Gözümdeki hayal kırıklığına aldırmadı şair ve devam etti: "Çok pratik bir dolmakalem Mehmet, bak şuna..." Dolmakalemi alıp baktım, (bu arada önce bir çay içtim, ucuz olduğunu düşünmüştüm, vay canına dedim sonra listeye bakıp, 9,5 lira imiş, filtre kahve de 10 lira mıydı neydi, arada bir fark olmadığını görünce, filtre kahve söyledim garsona) ne diyordum, dolmakaleme baktım, sıradan kullan-at tipi bir dolmakalem. Sonra birden dank etti, benim gömleğimin cebinde sırıtan pahalı dolmakalemlere karşın ben neydim ki?   Şair orada karşımda oturuyordu ve bana gülümsüyordu. Öteki şair de gülümsedi, arkadaşım da gülümsedi. Çok bozuldum birden, çok utandım.

Masada büyük bir ders vardı: Yazı esastır, gerisi teferruat.

Eve giderken hatırladım, bana bu dersi aslında daha 1992-1993 yıllarında Nejat Göyünç hocam vermişti. Akıllanmamışım ki bir kez daha yüzüme vuruldu.  

12 Ocak 2013

Dolmakalemle Yazı Yazmanın 10 Altın Kuralı


http://scriptionize.files.wordpress.com/2009/06/6a00c2252963c0549d011016217fa7860b.jpg
Scription

01. Gittiğin her yere dolmakalemini de götür. 

Fikirler ve duygular uçucudur, nerede olursan ol, aklına bir fikir gelebilir. Yazı kalıcıdır, yazmak için mutlaka bir masa olması gerekmez. Yeter ki dolmakalemin ve defterin her zaman yanında olsun, yolda yürürken de yazı yazabilirsin. Metroda, otobüste, lokantada, deniz kenarında yani nerede olursan ol, istediğin yerde yazmak isteyebilirsin, dolmakalemin hep yanında olsun.

02. Dolmakalemini her zaman kullanabilirsin.

Sabahın köründe, öğle vakti güneş tam tepedeyken veya gecenin yarısında  yazı yazmak isteyebilirsin. Yazmanın mutlak ve özel bir zamanı yoktur.

03. Dolmakalem hayatına karışmaz, hayatının doğal bir parçası olur.

Dolmakalem hayatın boyunca istediğin şeydir, beraber kahve içtiğin arkadaşın, ruhani liderin ve aşkındır. Dolmakalemle yazı yazmak, tıpkı konuşmak, yürümek, yemek yemek, düşünmek, gülmek ve aşık olmak gibidir.

04. Deneysel yazmayı dene. 

Dolmakalemle yazı yazmanın aristokrat bir yanı yok. Yani kendimizi kasmaya hiç gerek yok, istediğimiz şekilde yazı yazabiliriz, bir harfi kocaman diğerini minicik çizebiliriz, kim karışır? Yazı yazmak zorunda da değiliz, dolmakalemle resim de çizebiliriz.

05. Sonra değil, şimdi yazabilirsin.

Çoğu insan dolmakalemle güzel şeyler yazmak ister, böylece yazmayı hep erteler. Defterler boş sayfalarla dolu bir kenarda bekler, dolmakalemin mürekkebi kurur. Oysa yazacak yığınla ayrıntıyla ve duyguyla dolu bir hayatımız var. Geç kalmadan yazmalıyız. (Bu durumu en iyi Behçet Necatigil'in Sevgilerde isimli şiiri anlatabilir: Sevgileri yarınlara bıraktınız / Çekingen, tutuk, saygılı. / Bütün yakınlarınız / Sizi yanlış tanıdı. // Bitmeyen işler yüzünden / (Siz böyle olsun istemezdiniz) / Bir bakış bile yeterken anlatmaya her şeyi / Kalbinizi dolduran duygular Kalbinizde kaldı. // Siz geniş zamanlar umuyordunuz / Çirkindi dar vakitlerde bir sevgiyi söylemek. / Yılların telâşlarda bu kadar çabuk / Geçeceği aklınıza gelmezdi. // Gizli bahçenizde Açan çiçekler vardı, / Gecelerde ve yalnız. / Vermeye az buldunuz / Yahut vaktiniz olmadı.)

06. Yazmak için çok düşünme.

Yazmak için devasa büyüklükte fikirlere, olağandışı bir ruh halinde olmaya hiç gerek yoktur. Yaz gitsin! Aklımızda ve hayatımızda öyle çok zincirler var ki, bazen içimize işlemiş klişelerin ve kalıpların kölesi gibi düşünüyoruz, şablonlara takılıp kalıyoruz. Yazıya özgürlük!

07. Yavaş ol.

Zaten her şey hızlı. Çok çekirdekli bilgisayarlardan, cep telefonlarına kadar dünya deli gibi dönüyor. Yazı yazmak, yavaşlamak demektir, daha net bir dünya demektir. Daha hızlı sevmek mümkün değil, yavaşlık iyidir.

08. Karalama yap.

Ne yazacağını önceden bilmen gerekmiyor. Kargacık burgacık bir şeyler çizebilir, anlamsız sözcüklerden, kendi uydurduğun kelimelerden yararlanabilir, plansız programsız bir şeyler yazabilirsin.

09. Anlamlı yazılar bekleme. 
Saçma sapan şeyler yazabilirsin. Geriye dönüp baktığında yazdıklarına büyük anlamlar yükleme. Yazdıklarımız resim gibi, şiir gibi tek başlarına anlamları olmayabilir, bazen yazmak için yazabiliriz. Sanat sanat içindir. Sanat toplum içindir. İnsan insandır. Yazı yazıdır.

10. Kurallara aldırma. Kendin keşfet.

Not: Lomografi Türkiye'ye sevgiler.

05 Ocak 2013

Ercümend Ekrem Talu'nun kalemle imtihanı



Ercüment Ekrem Talû

Tam hatırlayamıyorum, sene 2009 olmalı, izinli olduğum bir Perşembe günü, gezmiş dolaşmış, dinlenmek için Sirkeci'de Büyük Postane'de oturmuş, boş durmamak için de çantamda bulunan kitabı çıkarmış okuyordum. Kitaba daldığım için daha önce farketmediğim, hemen yanımda oturmuş bulunan kişinin telefonu çaldı birden. Belki farketmeyecektim fakat telefonun melodisi çok rahatsız edici olduğundan ister istemez dönüp baktım. Yanımdaki telefonu açıp konuşmaya başlayınca kitaba geri döndüm. Karşı taraf bir şey söyleyince, "Hemen not alıyorum" dedi, dönüp bana baktı, gömleğimin cebindeki dolmakalemleri gözüne kestirmişti besbelli. "Kalemizi ödünç alabilir miyim?" dedi kibar olmaya çalışarak. "Kusura bakmayın, veremem" dedim, "Dolmakalem bunlar" diye de nedenini belirttim. Nedense çok sinirlendi ve "Alt tarafı bir kalem yahu, verirsen ölür müsün?" dedi. Tartışmaya niyetim yoktu, vakit de geçmişti zaten, kitabı çantama tıkıştırıp toparlandım. Bu arada "Kalemlerimi kimseye vermek zorunda değilim" deyince, adam veznelerden birine doğru yürümeye başladı, bir yandan da telefonda konuştuğu kişiye beni şikayet ediyordu. 

Büyük Postane'nin merdivenlerinden inerken benzer olayları işyerinde arada sırada yaşadığım aklıma geldi. Kendi kendime "Gazeteciler bile defter-kalem taşımıyor artık, kimseyi ayıplama" dedim. Bunları, dün Recaizade Ailesi'ni araştırırken okuduğum bir olay nedeniyle yazdım. Kâğıt ve kalem taşımanın önemine işaret eden bu küçük öyküyü siz de okuyun istedim:

Cumhuriyet'in ilk yılları. Ankara’da devlet kademesinde çalışacak kaliteli bürokratlar aranıyor. Atatürk, yakın çevresine bir gün "Gidip İstanbul’dan Fransızca konuşabilen adamlar bulup getirin" demiş. Fransızcası kuvvetli olan ve çevresinde ‘hoca’ diye tanınan ünlü gazeteci Ercümend Ekrem Talu’yu getirmişler. Kendisine Cumhurbaşkanlığı genel sekreterliği görevi verilmiş. 

Bir müddet sonra Ercümend Ekrem Bey, Atatürk’ün huzuruna çağrılmış. Atatürk çeşitli direktifler vermiş ve ‘not alınız efendim’ demiş. Hemen ceplerini karıştıran Ercümend Ekrem Bey kalem ve kâğıt bulamamış. 

Ercümend Ekrem Bey, o sırada odada bulunan ve vazoları düzelten Latife Hanım’a dönerek ‘bir kalem getirebilir misiniz’ deyince ortam buz kesmiş ve Ercümend Ekrem görevinden alınmış. 

Saygısızlığa tahammül edemeyen ve gururlu bir kadın olduğu bilinen Latife Hanım'ın bu olayda katkısı olsa da Ercümend Ekrem Talu'nun görevden alınmasının tek nedeni gayet basit: Kağıt ve kalem taşımadığından.


02 Ocak 2013

Sheaffer ile Vergilius


Yaklaşık bir aydır Hermann Broch'un yazdığı, Ahmet Cemal'in 40 senede çevirdiği 'Vergilius'un Ölümü' adlı kitabı okuyorum. 

Lafı dolandırmadan söyleyeyim 'Vergilius'un Ölümü' bence biraz sıkıcı bir kitap. Çevirisinden de (haddim olmayarak) çok memnun değilim. Ama bunlar benim düşüncelerim, elbette önemli bir eser ve okurken not alınması gereken kitaplardan biri. Okumayı inatla sürdürüyorum. İnatla dediğim de şu: Arada başka kitaplar okuyorum sonra yine kaldığım yerden 'Vergilius'un Ölümü'ne devam ediyorum. 

Her okumaya dönüşümde kitabın üzerine farklı bir dolmakalemle notlar alıyorum. En son 'Kargaların Ziyafeti' bitince Sheaffer ile okumaya devam ettim. 

Gerçi İthaki Yayınları da tıpkı benzer yayınevleri gibi (ki onların sürüsüne bereket) kağıda hiç özen göstermemiş (ama bu kitaba 32 lira istemekte yerden göğe haklı olduklarını düşünüyorlar). İthaki son derece tuhaf ve kendi doğasına aykırı bir şekilde mürekkepsevmez bir kitap basmış. (Bu konuda en iyi yayınevi Norgunk'tur bence, kitabın tasarımına ve kağıdına özel bir önem veriyorlar.) Kağıda rağmen yine de okumaya devam ediyorum. Sheaffer ile sayfa kenarlarına yıldızlar çizmeye, notlar almaya çalışıyorum.

Bence böyle okumanın en güzel yanı, kitaba notlar almak veya resim çizmek değil, seneler sonra yazılı-çizili kitabı yeniden okumak isteyince 'eski okur' ile karşılaşan 'yeni okur' olmak.

24 Aralık 2012

Virginia Woolf'un El Yazısı




http://www.smith.edu/libraries/libs/rarebook/exhibitions/images/penandpress/large/13c_woolf_to_walpole.jpg
Virginia Woolf. Letter to Hugh Walpole, 3 March 1932
Virginia Woolf'un el yazısına hayranım.

Bu mektuptaki 'March' ile '1932'nin kaynaşmasına takıldım ve uzun uzun baktım.


Ayrıca harflerin her an uçacakmış gibi dalgalanması da bence olağanüstü.

Bir de, söylemeden edemeyeceğim: İmza dediğin böyle olur. 

(Yaptıkları saçma sapan karalamaya 'imza' diyenler de utansın. İmza kişinin kimliğidir ve karalama yerine ad soyad yazılmasıyla imza oluşur. Mustafa Kemal Atatürk'ün imzaları mükemmel örneklerdir. Karalama tipi şeyler ise ancak paraf olabilir, imza değil. Paraf da kısa imzadır, "gördüm, içeriğini anladım, onayladım" anlamına gelir ve bazen kişinin isminin ilk harflerinden oluşur veya farklı ama tutarlı bir işaretle yapılır.) 

Not: Bu arada psikiyatr Peter Dally'nin yazdığı biyografiye göre (Virginia Woolf: The Marriage of Heaven and Hell) yazarın kendini öldürmesine yol açan zihinsel dengesizlik, ailesinde dört kuşak rastlanan kalıtımsal bir rahatsızlık imiş.

(Yazıyı okumakta zorlananlar için geliyor: 


“Dear Hugh, 
      Here is the Waves, lacking, I am sorry to say, among other things, a fly leaf. But you won’t mind that, I know, since you have put up with many worse deficiencies on the part of your friend 
Virginia Woolf.”)


Kaynak: http://www.smith.edu/libraries/libs/rarebook/exhibitions/penandpress/case13c.htm

05 Aralık 2012

Zarfa değil mazrufa bakanların kalemi



Geçenlerde yukarıda fotoğrafı görülen bir zamanların (1960'lı, 1970'li yılların) öğrenci işi bir 'Pelikan 120' buldum. Bu nedenle olsa gerek yeniden Pelikan hakkında düşünmeye başladım.

Pelikan, üst, orta sınıf veya öğrenci kalemi demeksizin standart bir kalite tutturmuştur her zaman. 'Standart kalite' tabiri kimilerince 'asgari yeterlilik' olarak algılanıyor, ama Pelikan söz konusu olduğunda öyle değildir. Pelikan'ın standart kalitesi 'birinci sınıf' anlamına gelir. Bu nedenle Pelikan'ın en ucuz, en dandik dolmakaleminde bile yazım rahatlığını garanti eden şahane bir uç ve damak sistemi bulunmaktadır.

Pelikan posteri, Herbert Leupin (1952)

Peki ama dolmakalemle ilk defa tanışan meraklı genç nesiller ile Pelikan arasındaki mesafe neden büyük? Teknik anlamda her zaman kazanan Pelikan'ın belki de kaybettiği tek yer tasarım.

Pelikan, şirket politikası olarak 1950'lerin tasarım kurgularının çevresinde dönüp duran ve kırılması güç bir yapıya sahiptir. Pelikan, mühendislerini tasarımcılarını kendi içinde yetiştirip, dış dünyaya yüz vermeyen inatçı ve çok gururlu bir şirket. Son yıllarda yaptıkları yenilikler (dolmakalem dünyasında zaman çok ağır işler, son yıllar deyince 1984 sonrasını anlatmak istiyorum) Japon ustalarıyla işbirliği içinde olmaları, "Bu kalemleri Pelikan mı yapmış?" dedirtecek yeni koleksiyonlar üretmeleri bile durumu çok değiştirmedi. Gençlere yönelik her Pelikan girişimi (Pelikano serisi, Level 65 - ki Level 65'lerde Pelikan logosu bile yoktur, o denli minimalisttir) ne yazık ki son derece başarılı teknik altyapısına (dolum sistemi benzersizdir) ve uç kalitesine rağmen yaygınlık kazanamadı, üretimden kaldırıldı.

Swatch saatleri ile aynı yıllarda ortaya çıkan (1980'ler) ve kalem dünyasında devrimci tavrıyla dikkat çeken, şeker renkleriyle, keskin ve yuvarlak hatların birlikteliğiyle ünlü Lamy Safari modeli büyük bir hayran kitlesi kazanmış durumda. Rengarenk Lamy Safari'ler, aksayan teknik mimarisine rağmen (problemli uçlar, tıkanan damaklar) giderek sayısı artan (fanatizme varacak ölçüde) tutkunlarının olması belki de Pelikan'ı keşfedecek nesillerin önünü kesti.

Pelikan, en iyi olduğu konuda, yani geleneksel klasik dolmakalem üretiminde daima üst sınıfta olacak. Bu noktada şirket olarak gurur duyacakları haklı bir ünleri var. Değişim ve tasarım konusunda ise durumu çok karışık.

Ama çağdaş tasarım konusunda  Pelikan'ı eleştirmek onu sevmeye hiç engel değildir.

Pelikan zarfa değil mazrufa, görünene değil, görünmeyene bakanların, merak etmeyi bırakmayanların kalemidir.


Okumalık: Why Pelikan? (Mark Van Blargan)

03 Aralık 2012

Dolmakalem tasarımcısı ve Omas 1453

Hani şu binlerce liraya satılan, sınırlı üretim üst düzey dolmakalemlerin tasarımcısı kimdir diye çok merak ederdim. Yaklaşık bir yıl önce (2011'in Mayıs ayı galiba) işte o kadar çok merak ettiğim tasarımcılardan biri ülkemize geldi. O zaman yazmak için bir kenara notlar almıştım. Kısmet bugüne imiş. Yıllanmış bir yazı okuyacaksınız. :)

Üst düzey dolmakalem dendiğinde, şöyle bir durup düşünüyorum. Bu dolmakalemlerin sadece iyi olmaları, üst düzey bir yazım kalitesine sahip olmaları gerekmiyor, çok daha iyi olmaları, az sayıda olmaları, yani koleksiyonluk değerde bir ürün olmaları gerekiyor. Elbette bir de üzerinde uzun uzadıya konuşulacak bir öyküsü olmalı.  


Üst düzey dolmakalemler için, "üst düzey yazım kalitesi" dedim, ancak bu kalemleri koleksiyonuna katanların amaçlarından birincisinin yazı yazmak olmadığı bir hakikat. 

Flaminia Angelone

Dolmakalem tasarımcısı denince, benim aklımda, tarihe, dünya kültürüne, mimariye, resim ve heykel sanatına meraklı, yaşlıca, güngörmüş, yakın gözlüğü kullanan ağır abiler veya beyaz saçlı ablalar figürü vardı. Bu nedenle sınırlı sayıda üretilen ve geçen sene ülkemizde satışa sunulan Omas 1453 kalemlerinin tasarımcısı ülkemize gelince çok şaşırmıştım. Tasarımcının adı, Flaminia Angelone idi ve hiç de hayal ettiğim gibi biri değildi. (Demek ki, akıl ve tasarım ruhu, yaşta değil baştaymış.)


Biraz da kalemden söz edelim: “1453, İstanbul’un Fethi” serisi Türkiye'den Arte Gioia ile saygın İtalyan kalem üreticisi OMAS’ın ortak projesiymiş. Bence İtalyanlara bırakılsaydı böyle bir isim vermezlerdi. Çünkü uzun yıllardır kullanılıyor fakat "İstanbul'un fethi" yanlış bir tanım. (Belki bu yüzden her sene 29 Mayıs'ta -takvim hatası, 7 haziran olmalı aslında, neyse- Topkapı semtinde garip kutlamalar yapılıyor. Bu biraz da şehrin halen ve inatla fethedilemediğini gösteriyor olabilir! Osmanlılar böyle kutlamalar yapmazken...) 

Fethedilen veya düşen şehre gelirsek, onun adı Konstantinapolis'ti. Bizans, o tarihte harita üzerinde bir 'imparatorluk'tu, ama neticede bir şehir devletine dönüşmüş olsa da, 1000 küsur yıllık, görkemli bir uygarlığın son yuvasıydı. Batılılar "Konstantinapolis'in düşüşü" diyorlar bu yüzden. 


Aslında, doğru olan ifade bizim "Konstantiniyye'nin Fethi" dememizdir. FountainPenNetwork üzerinde konuyla ilgili bir tartışma da mevcut, elbette batılılar bu tarihi olaya kendi gözlükleriyle bakıyorlar. (Zaten kim kendi tarihine nesnel bir gözle bakabiliyor ki?)

OMAS’ın ürettiği '1453, İstanbul’un Fethi' kalem serisinin çıkış noktası, fetih sırasında özel olarak döktürülen Osmanlı topları olmuş. Kalemin gövdesinde İstanbul'u ve Fatih Sultan Mehmed’i temsilen iki kabartma madalyon mevcut. (Bu kabartmalarla yazı yazmak pek müşkül olacaktır.) Kapağın tepesine Fatih Sultan Mehmed'in tuğrası kazınmış (bence bu kalemlerin en güzel yanı işte bu). Altın uca ise, Ayasofya’nın muazzam kubbesini temsil eden bir figür işlenmiş.


Sınırlı üretim üst düzey dolmakalemlerin hepsinin ortak özellikleri var. Bunlardan biri ithaf edildikleri olay ve kişi ile ilgili sembolik miktarlarda üretilmeleri. Omas bu kural uyarınca, 3 ayrı koleksiyon hazırlamış. 1453 adet kalemin bulunduğu ilk koleksiyon gümüş üzerine altın yaldız kaplama, kapaklar siyah mine bezeli üretilmiş. 1000 adet pistonlu dolmakalem olarak (2.700 Euro); 453 adedi ise tükenmezkalem olarak tasarlanmış (2.500 Euro). olarak fiyatlandırılmış. İkinci koleksiyonda 29 adet, pembe altından ve gövdeleri siyah mine bezeli kalem var. Bunlardan 20 tanesi pistonlu dolmakalem (19.000 Euro), 9 tükenmez kalem ise (18.000 Euro). 

Beyaz altın ve pırlantayla tasarlanan üçüncü ve en üst koleksiyonda sadece 5 adet pistonlu dolmakalem var. Gövdesi kızıl mineli olan “1453, İstanbul’un Fethi” serisinin bu yükte hafif pahada ağır dolmakalemlerin beherinin fiyatı ise 26.000 Euro.

Kutuların kapağındaki kalyon resmi çok güzelmiş.
Fiyat kısmını bilhassa yazdım ki, neden bu tarz kalemlere mürekkep bulaşmadığı, neden kasada saklandığı anlaşılsın. :)

Sınırlı üretim dolmakalemler bir iftihar vesilesi olabiliyor, fakat yazı yazmayınca bir heykelden farkı yok diyerek perdeyi kapatıyorum.

01 Aralık 2012

Akla kara arasında



Güzel yazı yazan, el yazısı güzel olan insanlara hayranım.  

Ama ben hiç güzel yazmak istemedim.

Haftada bir, dolmakalemi, yazıyı, mürekkebi seven dostlarla bir pastanede buluşuyoruz. Güzel yazmaya özenen arkadaşlarıma sevgiyle bakıyorum. İçimde arada sırada "keşke ben de böyle yazabilsem" duygusu kabarıyor. Ama aslında, kendimi kandırıyorum sadece. Ben hiç güzel yazmak istemedim. 

Bir arkadaşım, geçen gün el yazımı beğendiğini söyleyince çok şaşırdım. Acaba farkında olmadan yazı yazmada ustalaşmış mıydım? Telaşla defterlerime baktım. İçimi kemiren sorunun yanıtını, aynada kendime bakar gibi gördüm: Bir sorun yoktu. Ustalık yoktu. İyi yazamıyordum. Anladım ki, bu fikir, arkadaşımın güzelliğinden ileri geliyordu sadece. Rahat bir nefes aldım.

Güzel yazmaktan hoşlanmıyorum. Hep aynı boyutlarda yazı yazmak bana göre değil. Aynı ritmi tutturmak hele, hiç içime sinmez. Peki ya her defasında aynı harfleri yazmak? Kalsın, istemem. 'Beceriksizliğimden değil' demek isterdim, fakat elbette becerikli değilim, başka nedenleri var.

Ben harflerin farklı hallerini seviyorum. Bin türlü 'a' yazabilirim, bin türlü 'b' yazmak isterim. Harfleri sıkıntı verici kalıpların dışında, bazen eğri, bazen yamuk yazmayı severim, bu özgürlüktür benim için. Bu yüzden her zaman aynı şekilde yazmak bana göre değil. Ne yapayım, canım sıkılıyor, aynı hali görmek içimi daraltıyor. Yazı da, mürekkep gibi akmalıdır. Harflerimiz asker değil. Yazı sivil olmalı, gönlünce akmalıdır. Zaten emir-komuta zincirine uymaz harfler, çıplaktır, utanması da yoktur. 

Yazı yazmayı seviyorum. Daha çok çizgisiz, ak kağıtlara yazmayı seviyorum. Mürekkebin kağıdın üzerine dökülmesinden acayip bir şekilde hoşlanıyorum. Mürekkebin kağıdı öperek dağılmasını seviyorum. Dolmakalemin içindeki fikir yumaklarını çözmekten hoşlanıyorum. Aklımda gezinen kimi boş, kimi saçma düşüncelerin ve boş hayallerin kağıdın yüzeyinde belirmesini seviyorum.  

Yazı yazmanın kendisi güzel, yazının güzel olması gerekmiyor.   

Lakin, güzel yazan, el yazısına özenen insanlara hayranlığım devam ediyor, orası ayrı.

20 Kasım 2012

Dolmakalemin bilinmeyen özellikleri


Geçenlerde twitter'da şöyle bir cümle gördüm: "Bu çağda dolmakalem kullananlar var, utanmasalar tüylü kalemle yazacaklar!"


Henri Michaux by Brassaï

Aynı zihniyet bu çağda 'mekanik saat' kullananlara da tuhaf gözle bakıyor. Yarın gazete okuyanlar da tuhaf karşılanacak. Ya kitap okuyanlar? Onlar hepten meczup olacak elbette!

Dolmakalem, ona uzaktan bakanların düşündüklerinin aksine çağdışı bir ürün değildir. 1884'ten beri teknik ve sanatsal yönden geliştirilmekte olan bir yazım aracıdır. 'Bu tuhaf çağda' dolmakalemler için patentler alınmakta, yenilikler yapılmaya devam edilmektedir. Mükemmel dolmakalem henüz icat edilmedi. Gelelim dolmakalemin bilinmeyen özelliklerine:


1. GÜZELDİR


Tasarım açısından göz şenliği yaşatan, ruhumuzu güzelliğiyle besleyen dolmakalemler var. Bu tür dolmakalemlerle yazmanın, bir heykeli, bir sanat yapıtını seyretmesi bile zevkliyken, onunla birlikte yazı yazmanın, kağıda mürekkep düşürmenin bambaşka bir zevki vardır. Tarifi bile güç bir haldir. Yere düşen birisine uzattığınız elin sıkıca tutulması gibidir.


2. DÜŞÜNCELİDİR

Dolmakalem insanın gerekirse kendisiyle hesaplaşmasını öneren ilginç bir yazım gerecidir. Kağıda mürekkep dökülmeye başlar başlamaz türlü türlü düşünceler aklınızda sıraya girer, seçin beğenin, yazın. Bunca hızlı dünyada, düşünmeden yapılan işlerin kalitesiz ve anlamsız oluşuna bir isyandır dolmakalem. Hız yerine yavaşlığın, düşüncesizlik yerine fikrin, uçucu eserler yerine kalıcı olanın yanındadır dolmakalem. Soğuk ve mesafeli, huysuz ve nobran insanlığa bir çağrıdır.



3. SEVGİLİDİR

Dolmakalem aklımızın, kalbimizin kapısıdır, mürekkep bir merdiven, kağıt bir zemindir. Kağıda sürüklenen bizim düşüncelerimiz, kalbimizin sesidir. Yazdığımız bize özgü bir şekillere sahip, bize ait kusurlarıyla birlikte bir bütündür. Öfkeyle yazılmaz, özlemle yazılır, sevgiyle yazılır.




4. HÜZÜNLÜDÜR

Dolmakalem bizim bir elimizde tuhaf bir bağlılıkla durur. Hiçbir nesne dolmakalem kadar bizi doğrudan anlatamaz. Acılarımızı, kırgınlıklarımızı onunla yazarız.  Yazılan, acı yüklü kelimeleri kimse istemez, dolmakalemin derviş ruhu boyun eğer belki, fakat istemez, isteyemez, yapısına aykırıdır: Dolmakalem doğrudur, eğrilmez, hüznü bundan gelir. Dünya yüzünde görmediği, sonuçlarını anlamadığı yazı yoktur.


Scrikss Heritage, 50. yıl

5. BENZERSİZDİR

Dolmakalemin ucu yazım tarzımıza göre zamanla aşınır, o artık bizim dolmakalemimizdir, bize eğilmiştir. Yazı sahibini andırır. Nihayetinde el yazımız da, dolmakalemden güç alarak diğer insanların yazısına benzemez, onlardan ayrılır. Dolmakalem sayesinde çok rahat, çok akıcı yazarız: Harflerin arasında bıraktığımız mesafe, yazma hızımız, kağıda uyguladığımız basınç, oranlar ve daha pek çok özellik yazımızın bize ait, bize özgü, bizi anlatan bir hale bürünmesinin nedenleridir.


6. HOŞGÖRÜLÜDÜR


Dolmakalem giydiğiniz giysilere bakmaz, cildinizin rengine aldırmaz, cinsiyetinizi ise hiç umursamaz. Eşitlikten, kardeşlikten yanadır. En ucuz ve en pahalı dolmakalemlerin tek derdi vardır, yazmak. Yazmak, kibirden uzak yazılar yazmaktan yanadır dolmakalem. Sen, ben diye ayırmaz, şucu, bucu diye bölmez, 'biz diyelim, biz olalım' der. Herkes kardeşidir dolmakalemin, elini tutsun yeter.


Gerekli bağlantı mürekkeptir, kağıt olmasa da olur. Elimize de yazabiliriz! Dolmakalem insana sarılan nadir nesnelerden biridir. Aldatmaz, küçümsemez, büyüklenmez. Sen ne şekilde varsan, o da bir şekilde vardır, sen yoksan, artık o başka bir dolmakalemdir.


7. EMEKÇİDİR


Dolmakalem kaliteli yaşamayı öğütler, büyük mutluluklar yerine küçük güzelliklerden haz almayı öğretir. Zorlukların üstesinden gelmeyi sever. Kendini bilmeyi, hazıra konmaktan uzak durmayı savunur. Hep daha iyi şartlarda yaşamayı önerir, bunun için çalışmayı öğütler dolmakalem. (Bir tane dolmakalem alan insanın, o noktada kalmayıp, merakla daha iyisini, çok daha iyisini, kendine en uygun olanı almak istemesi, araştırma yapması, en azından arzulaması bundandır.)


8. HAYAT DOLUDUR


Hayattan yanadır dolmakalem, ölümden uzak durmak ister.


Zaten bu yüzden kırmazlar mı onu?



Dirty Lamy

9. TERBİYELİDİR

Dolmakalem hak gözetir, haksızlığa gelemez. Aşırılıklara tahammül etmez. Haddini bilen insanın kalemidir dolmakalem. Saygıda kusur etmez, edepten, mütevazılıktan yanadır. Kendine bakar, kim olduğunu bilir, büyüklük taslamaz. Böbürlenmez, küçük dağları ben yarattım demez.


yellow loves green

10. MERAKLIDIR


Dolmakalem sahipleri tarihe meraklıdır, ayrıntılara düşkündür, sosyal bilimlere, geometriye, fotoğrafçılığa ilgi duyar. Kadim sanatları çok sever, heykel ve resim ruhunu zenginleştirir. Antropoloji ve arkeoloji bilimleriyle ilgilidir. İnsanın tabiatını da merak eder, bu yüzden edebiyat tutkunudur. Şiire, romana, öyküye bakışı, bir hastanın ilacına bakışı gibidir.


Yazma aşkı ve Lamy üzerine

Not: Yukarıda dolmakalem yazan yere, rapido, kurşunkalem filan yazılabilir. Önemli olan dolmakalem değil yazmaktır, düşünmektir. Sevdiğine değer vermektir.

24 Ekim 2012

Küçük bir kız, mürekkep lekesi, dolmakalem, Pakistan


Tarih 9 Ekim 2012. Pakistan'da bir okul servisi maskeli ve silahlı teröristler tarafından durduruldu. Araca giren Taliban mensubu bir terörist "Hanginiz Malala?" diye bağırdı. Çocuklar korkudan seslerini çıkaramadı. Aynı terörist "Söylemezseniz hepinizi vururum. O Allah'a karşı geldi. Cezalandırılmalı" dedikten sonra yanıbaşında duran Malala Yusufzay'ı tanıdı ve başına doğru iki el ateş etti

Saldırının ardından açıklama yapan Taliban sözcüsü ise şöyle bir açıklama yaptı: "Şeriat çocuk bile olsa İslam'a karşı propaganda yapıyorsa öldürülebilir" diyor.

Pakistan’da Taliban’ın güçlü olduğu Svat Vadisi’nde yaşayan 1997 doğumlu Malala Yusufzay, üç yıldır bölgedeki kızların okula gidebilmesi için mücadele ediyordu. Yabancı bir gazetecinin "Daha siyasi hakların bile yok" demesi üzerine: “Evet ama benim sokağa çıkma hakkım var. Okula gitme hakkım var. Şarkı söyleme hakkım var. Eğitim hakkım var. Arkadaşlarımla gezme hakkım var” demişti.




Kalemden uzaklaşan, merhametten uzaklaşır. 

Yukarıdaki fotoğrafta, Malala Yusufzay'ın elindeki mürekkep lekelerini, fotoğraf çekilirken dolmakalemi ters tutuşunu görünce ağlamadan edemedim.

Taliban'ın açıklaması yalan dolan, kuru gürültü. 

Malala Yusufzay, mürekkep lekeli elleriyle, en doğal insanlık haklarını istediği için vuruldu. 

Malala Yusufzay, bu mürekkepten ibaret güzel çocuk cehalete karşı çıktığı için, öğrenmeyi, düşünmeyi savunduğu için vuruldu.

Malala Yusufzay gibi, elleri gibi mürekkep lekeli güzel çocuklar çoğalacak. 


Kötüler asla kazanamayacak.

20 Ekim 2012

Ağır nesne



"Ne ağır bir nesnedir şu dolmakalem." 

Emile Zola (1840-1902)

Nasıl Yazılır? "Dolma kalem" mi "dolmakalem" mi?*


Güzel Türkçemiz, maalesef aradan yıllar geçse de üzerinde fikir birliği sağlanamamış kurallar ve kelimelerle dolu. Bu durumun ilk ve büyük sorumlusu, kurulduğu günden bu yana ortak bir Türkçe yapısı oluşturamayan Türk Dil Kurumu'dur.

Türk Dil Kurumu yıllar içinde bizzat kendisinin öncülük ettiği geçmişteki kuralları ve dilbilgisinin temel yapısını radikal bir şekilde değiştirerek kafa karışıklığına neden oluyor. Artık hep şüphe içindeyiz, eskiden böyle yazılıyordu acaba şimdi nasıl yazılıyor diyerek farklı yazım kılavuzları arasında meşrebimize göre karar vermeye çalışıyoruz. Ama ortada büyük bir dağınıklık var, bunu bir şekilde düzeltmeli ve ortak bir yazım tarzını benimsemeliyiz.

Karşımıza her yerde çıkan ve bazen ayrı bazen bitişik yazılan "kurşun kalem - kurşunkalem / dolma kalem - dolmakalem" sözcükleri de yine benzeri anlamsız uygulamaların kurbanı olmuş kelimelerdir.

Peki bugün hangi yazımı tercih etmeliyiz? Yazık ki tdk.gov.tr beni ve Türkçe üzerine düşünen insanları ikna edemiyor.

Feyza Hepçilingirler ise bu karışıklık hakkında 21 Mart 2012'de yayımlanan Cumhuriyet Kitap'ta gayet güzel bir açıklama yapmış, okuyalım:


Scrikss 50. yıl dolmakalem, Ece ajandası


"kurşun kalem - kurşunkalem / dolma kalem - dolmakalem"

"Sözcükleri kısa ya da uzun olmalarına göre birleştirip ayırmayız. Bitişik ya da ayrı yazımı belirleyen ölçüt, sözcüklerin bileşik sözcük oluşturup oluşturmamasıdır. Bileşik sözcük oluşup oluşmadığını da iki basit soru sorarak anlayabiliriz:

1. Sözcükler tek başınayken taşıdıkları anlamdan uzaklaşmış mıdır?

2. Sözcükler bir araya geldiğinde tek kavramı mı karşılamaktadır?

Yukarıdaki sözcüklerin doğru yazımları şöyle olmalı:

kurşunkalem

dolmakalem

Nedenlerini de açıklamaya çalışayım: TDK'nin Yazım Kılavuzu 'kurşun kalem' diye verir; oysa 'kurşunkalem'de kurşun, 'dolmakalem'de dolma sözcükleri anlam kaymasına uğramış. Kurşunkalemde kurşun yok, dolmakalemde de dolma bulunmaz." 

Cumhuriyet Kitap, Türkçe Günlükleri, 21.03.2012 

* Yazının ilk başlığı "Kalemden kurşun, dolmadan mürekkep" idi.

Ek: 
Bileşik sözcükler tartışması

Aksoy başkanlığında hazırlanan Ana Yazım Kılavuzu ile TDK'nın İmla Kılavuzu'nun öne sürdüğü yazım kuralları arasındaki farklara ilişkin bir örnek olarak Ana Yazım Kılavuzu'ndan "bileşik sözcükler" bölümü örnek verilebilir. Bu bölümde kurul şu tartışmayı öne sürmüştür:
"-Bileşik sözcükler-

Bunlar, adından da anlaşılacağı üzere, bitişik yazılan birden çok sözcükten oluşur. Birbiriyle birleştirilemeyen sözcükler topluluğuna "bileşik sözcük" adı verilmemesi gerekir. Oysa yeni Dil Kurumu'nun İmla Kılavuzu, bitişik yazmadığı sözcükleri "bileşik" saymıştır. Örneğin ev ve yurt kelimeleriyle kurulan birleşik kelimeler ayrı yazılır: Bakım evi, doğum evi, öğrenci yurdu...' sözleri arasında verdiği örnekleri ayrı yazmasına karşın "birleşik" saymıştır. Biraz aşağıda da birleştirmede yer alan her kelime, kendi eski anlamını saklamış olabilir. Bu tür birleşik kelimeler ayrı yazılır: Ses uyumu, yer çekimi... demiştir. Bu sözler içinde de kimi "birleşik" sözcüklerin ayrı yazılacağını ileri sürmüştür. (...) Burada bileşik sözcüklerin yazımı konusunda Dil Kurumu'nca çıkarılan İmla Kılavuzu'nun verdiği ölçüye katılamadığımızı bildirmek istiyoruz. Bu kılavuz, birleştirmede yer alan sözcüklerin, kendi anlamlarını korumakta ise ayrı yazılacaklarını söylüyor. Bunun kesin bir kural olamayacağını yine bu kılavuz, sözcükler dizelgesinde ortaya koymuştur. Örneğin bu dizelgede, "cumhurbaşkanı, imalathane, ilkbahar, kızılderili, yüzyıl" gibi gerçek anlamlarını korudukları halde ayrı yazılmayıp bitişik yazılmış birçok sözcük vardır. Öte yandan kendi anlamlarını korumadıkları için -İmla Kılavuzu'na göre- bitişik yazılmaları gereken birtakım sözcükler de ayrı yazılmıştır: Açık göz, ağır başlı, ayak yolu, Demir Kazık, göz dağı, tere yağı... gibi.(...)
 Görülüyor ki İmla Kılavuzu'nun, bileşik sözcükleri ayrı yazmak için koyduğu, "kendi anlamını koruma" kuralı, kendi uygulamalarına uymadığı gibi dil gerekçelerine de uymuyor."