22 Şubat 2013

Yazı esastır, gerisi teferruat

Geçen akşam çok sevdiğim, bir arkadaşımla bir şairi görmeye gittim. Bu buluşma aylar öncesinden planlanmış, son ayrıntılar ise geçen hafta içinde netleşmişti. Masada dağ gibi birikmiş işleri ardımda bırakarak şairi görmeye gittim.

Buluşma Pera Palas Oteli'nde olacaktı. Tuhaf ama önünden 20 yıldır geçtiğim bu binanın içine ilk kez girecek olmanın da yabaniliği vardı üzerimde. Neyse efendim, saat 18.00 sularında olanca çirkinliğiyle asık suratlı Odakule'nin önünde, onunla tam bir tezat oluşturan arkadaşımla buluştum. (Bu dünyada insana yaşama sevinci veren güleç insanlara ihtiyaç var, evet.) Lafı uzatmayayım Pera Palas Oteli'ne doğru yola çıktık. İnsanı ezmeye hazır onca aracın arasından, yanından geçip binaya ulaşınca, kapılar açıldı. Tabii arkadaşıma buraya daha önce hiç gelmediğimi söylemiştim. Onun için bana binayı şöyle bir gezdirdi. Asansörü, kubbeli salonu filan gördüm. Güzel bir yermiş, beğendim.

Sonra şairi gördük, yanına oturduk. Yanında bir şair daha vardı. Şahane bir akşam oldu. Bir ara işten aramasalardı daha güzel olacaktı (izin almadan çıkmışım - tabii yanlışlıkla). Ama sesim yeterince kırıktı ki müdürüm anlayış gösterdi, yoksa geri dönecektim. Bu aksilik dışında her şey güzeldi. Söz dönüp dolaşıp kalemlere geldi. Benim hayran olduğum büyük şair çantasından dolmakalemini çıkardı. Pilot'un şu kullan ve at türü dolmakalemlerinden biriydi.


Gözümdeki hayal kırıklığına aldırmadı şair ve devam etti: "Çok pratik bir dolmakalem Mehmet, bak şuna..." Dolmakalemi alıp baktım, (bu arada önce bir çay içtim, ucuz olduğunu düşünmüştüm, vay canına dedim sonra listeye bakıp, 9,5 lira imiş, filtre kahve de 10 lira mıydı neydi, arada bir fark olmadığını görünce, filtre kahve söyledim garsona) ne diyordum, dolmakaleme baktım, sıradan kullan-at tipi bir dolmakalem. Sonra birden dank etti, benim gömleğimin cebinde sırıtan pahalı dolmakalemlere karşın ben neydim ki?   Şair orada karşımda oturuyordu ve bana gülümsüyordu. Öteki şair de gülümsedi, arkadaşım da gülümsedi. Çok bozuldum birden, çok utandım.

Masada büyük bir ders vardı: Yazı esastır, gerisi teferruat.

Eve giderken hatırladım, bana bu dersi aslında daha 1992-1993 yıllarında Nejat Göyünç hocam vermişti. Akıllanmamışım ki bir kez daha yüzüme vuruldu.  

12 Ocak 2013

Dolmakalemle Yazı Yazmanın 10 Altın Kuralı


http://scriptionize.files.wordpress.com/2009/06/6a00c2252963c0549d011016217fa7860b.jpg
Scription

01. Gittiğin her yere dolmakalemini de götür. 

Fikirler ve duygular uçucudur, nerede olursan ol, aklına bir fikir gelebilir. Yazı kalıcıdır, yazmak için mutlaka bir masa olması gerekmez. Yeter ki dolmakalemin ve defterin her zaman yanında olsun, yolda yürürken de yazı yazabilirsin. Metroda, otobüste, lokantada, deniz kenarında yani nerede olursan ol, istediğin yerde yazmak isteyebilirsin, dolmakalemin hep yanında olsun.

02. Dolmakalemini her zaman kullanabilirsin.

Sabahın köründe, öğle vakti güneş tam tepedeyken veya gecenin yarısında  yazı yazmak isteyebilirsin. Yazmanın mutlak ve özel bir zamanı yoktur.

03. Dolmakalem hayatına karışmaz, hayatının doğal bir parçası olur.

Dolmakalem hayatın boyunca istediğin şeydir, beraber kahve içtiğin arkadaşın, ruhani liderin ve aşkındır. Dolmakalemle yazı yazmak, tıpkı konuşmak, yürümek, yemek yemek, düşünmek, gülmek ve aşık olmak gibidir.

04. Deneysel yazmayı dene. 

Dolmakalemle yazı yazmanın aristokrat bir yanı yok. Yani kendimizi kasmaya hiç gerek yok, istediğimiz şekilde yazı yazabiliriz, bir harfi kocaman diğerini minicik çizebiliriz, kim karışır? Yazı yazmak zorunda da değiliz, dolmakalemle resim de çizebiliriz.

05. Sonra değil, şimdi yazabilirsin.

Çoğu insan dolmakalemle güzel şeyler yazmak ister, böylece yazmayı hep erteler. Defterler boş sayfalarla dolu bir kenarda bekler, dolmakalemin mürekkebi kurur. Oysa yazacak yığınla ayrıntıyla ve duyguyla dolu bir hayatımız var. Geç kalmadan yazmalıyız. (Bu durumu en iyi Behçet Necatigil'in Sevgilerde isimli şiiri anlatabilir: Sevgileri yarınlara bıraktınız / Çekingen, tutuk, saygılı. / Bütün yakınlarınız / Sizi yanlış tanıdı. // Bitmeyen işler yüzünden / (Siz böyle olsun istemezdiniz) / Bir bakış bile yeterken anlatmaya her şeyi / Kalbinizi dolduran duygular Kalbinizde kaldı. // Siz geniş zamanlar umuyordunuz / Çirkindi dar vakitlerde bir sevgiyi söylemek. / Yılların telâşlarda bu kadar çabuk / Geçeceği aklınıza gelmezdi. // Gizli bahçenizde Açan çiçekler vardı, / Gecelerde ve yalnız. / Vermeye az buldunuz / Yahut vaktiniz olmadı.)

06. Yazmak için çok düşünme.

Yazmak için devasa büyüklükte fikirlere, olağandışı bir ruh halinde olmaya hiç gerek yoktur. Yaz gitsin! Aklımızda ve hayatımızda öyle çok zincirler var ki, bazen içimize işlemiş klişelerin ve kalıpların kölesi gibi düşünüyoruz, şablonlara takılıp kalıyoruz. Yazıya özgürlük!

07. Yavaş ol.

Zaten her şey hızlı. Çok çekirdekli bilgisayarlardan, cep telefonlarına kadar dünya deli gibi dönüyor. Yazı yazmak, yavaşlamak demektir, daha net bir dünya demektir. Daha hızlı sevmek mümkün değil, yavaşlık iyidir.

08. Karalama yap.

Ne yazacağını önceden bilmen gerekmiyor. Kargacık burgacık bir şeyler çizebilir, anlamsız sözcüklerden, kendi uydurduğun kelimelerden yararlanabilir, plansız programsız bir şeyler yazabilirsin.

09. Anlamlı yazılar bekleme. 
Saçma sapan şeyler yazabilirsin. Geriye dönüp baktığında yazdıklarına büyük anlamlar yükleme. Yazdıklarımız resim gibi, şiir gibi tek başlarına anlamları olmayabilir, bazen yazmak için yazabiliriz. Sanat sanat içindir. Sanat toplum içindir. İnsan insandır. Yazı yazıdır.

10. Kurallara aldırma. Kendin keşfet.

Not: Lomografi Türkiye'ye sevgiler.

05 Ocak 2013

Ercümend Ekrem Talu'nun kalemle imtihanı



Ercüment Ekrem Talû

Tam hatırlayamıyorum, sene 2009 olmalı, izinli olduğum bir Perşembe günü, gezmiş dolaşmış, dinlenmek için Sirkeci'de Büyük Postane'de oturmuş, boş durmamak için de çantamda bulunan kitabı çıkarmış okuyordum. Kitaba daldığım için daha önce farketmediğim, hemen yanımda oturmuş bulunan kişinin telefonu çaldı birden. Belki farketmeyecektim fakat telefonun melodisi çok rahatsız edici olduğundan ister istemez dönüp baktım. Yanımdaki telefonu açıp konuşmaya başlayınca kitaba geri döndüm. Karşı taraf bir şey söyleyince, "Hemen not alıyorum" dedi, dönüp bana baktı, gömleğimin cebindeki dolmakalemleri gözüne kestirmişti besbelli. "Kalemizi ödünç alabilir miyim?" dedi kibar olmaya çalışarak. "Kusura bakmayın, veremem" dedim, "Dolmakalem bunlar" diye de nedenini belirttim. Nedense çok sinirlendi ve "Alt tarafı bir kalem yahu, verirsen ölür müsün?" dedi. Tartışmaya niyetim yoktu, vakit de geçmişti zaten, kitabı çantama tıkıştırıp toparlandım. Bu arada "Kalemlerimi kimseye vermek zorunda değilim" deyince, adam veznelerden birine doğru yürümeye başladı, bir yandan da telefonda konuştuğu kişiye beni şikayet ediyordu. 

Büyük Postane'nin merdivenlerinden inerken benzer olayları işyerinde arada sırada yaşadığım aklıma geldi. Kendi kendime "Gazeteciler bile defter-kalem taşımıyor artık, kimseyi ayıplama" dedim. Bunları, dün Recaizade Ailesi'ni araştırırken okuduğum bir olay nedeniyle yazdım. Kâğıt ve kalem taşımanın önemine işaret eden bu küçük öyküyü siz de okuyun istedim:

Cumhuriyet'in ilk yılları. Ankara’da devlet kademesinde çalışacak kaliteli bürokratlar aranıyor. Atatürk, yakın çevresine bir gün "Gidip İstanbul’dan Fransızca konuşabilen adamlar bulup getirin" demiş. Fransızcası kuvvetli olan ve çevresinde ‘hoca’ diye tanınan ünlü gazeteci Ercümend Ekrem Talu’yu getirmişler. Kendisine Cumhurbaşkanlığı genel sekreterliği görevi verilmiş. 

Bir müddet sonra Ercümend Ekrem Bey, Atatürk’ün huzuruna çağrılmış. Atatürk çeşitli direktifler vermiş ve ‘not alınız efendim’ demiş. Hemen ceplerini karıştıran Ercümend Ekrem Bey kalem ve kâğıt bulamamış. 

Ercümend Ekrem Bey, o sırada odada bulunan ve vazoları düzelten Latife Hanım’a dönerek ‘bir kalem getirebilir misiniz’ deyince ortam buz kesmiş ve Ercümend Ekrem görevinden alınmış. 

Saygısızlığa tahammül edemeyen ve gururlu bir kadın olduğu bilinen Latife Hanım'ın bu olayda katkısı olsa da Ercümend Ekrem Talu'nun görevden alınmasının tek nedeni gayet basit: Kağıt ve kalem taşımadığından.